Farz edelim ki bir odada beş kişi ve tek bir pencere var, dışarıda da yağmur yağıyor. İlk bakışta beşi de aynı koşullar altında gibi görünür; sonuçta oda aynıdır, manzara aynıdır. Peki biz, bu ortak koşullardan yola çıkarak, yağmurun herkes için aynı şeyi ifade ettiğini söyleyebilir miyiz?
İçlerinden bir kişi yağmuru izleyip huzurlu hissedebilir, bir diğeri ise aynı yağmurda geçmişte yaşadığı bir kaybı hatırlayabilir. Üçüncü kişi için yağmur, eve dönüş yolunda yaşanacak bir trafik sıkışıklığı anlamına gelir. Dördüncü kişi için yağmur bereketi çağrıştırır, beşinci kişiyse yalnızca atmosferdeki su döngüsünü görür. Burada fark dış dünyadaki olguda değil, ona bakan zihinlerdedir.
İnsanlar dünyayı olduğu gibi mi görür yoksa yalnızca kendi algılarının elverdiği ölçüde mi deneyimler sorusu, insanlık tarihinin başlarına kadar uzanır. Yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce Platon, ünlü Mağara Alegorisi'nde insanların gerçekliğin kendisini değil, yalnızca gölgelerini gördüğünü savundu. Alegoride mağara insanın sınırlı deneyim alanını, duvara yansıyan gölgeler ise insanın gerçekliğin kendisi sandığı algıları temsil ediyordu. Mağaranın dışındaki dünya ise insanın henüz deneyimlemediği, gölgelerin ötesindeki gerçekliği simgeliyordu. Mağaradakiler için gölgeler bütün gerçekliği temsil ediyordu, zira mağaranın dışına hiç çıkmamışlardı. Platon'un bu anlatısı yalnızca metafiziksel bir anlatı değil, algının sınırlarına dair bir uyarıydı aynı zamanda.
Yüzyıllar sonra Descartes da benzer bir şüpheyi farklı bir yerden dile getirdi. Duyularımızın bizi zaman zaman aldattığını biliyordu, dolayısıyla kesin bilgiye ulaşmak için algıya duyulan güveni sorguluyordu. Eğer insan yanılabiliyorsa, gerçekliğe ne kadar güvenebilirdik? Descartes'ın bu şüphesi modern felsefenin merkezine yerleşen bir soruya dönüştü: Gördüğümüz dünya ile gerçek dünyanın aynı şey olduğuna nasıl emin olabiliriz?
Gündelik yaşamda çoğu zaman ortak bir gerçeklik içinde yaşadığımızı varsayarız. Aynı olaya tanık olduğumuzda, hepimizin olup biteni aşağı yukarı aynı şekilde algıladığını düşünürüz. Oysa en basit anlaşmazlıklar bile, insanların gerçekliği farklı algılayabileceğinin kanıtı niteliğindedir. Bazen aynı söz, söylendiği kişiye göre anlam değiştirebilir. Aynı ilişkiyi yaşayan iki kişi, yıllar sonra o ilişkiyi birbirine tamamen yabancı gelecek biçimlerde anlatabilir. Aynı evde yetişen kardeşler, sanki farklı ailelerde büyümüş gibi hissedebilirler. Bu durum, gerçekliğin mutlak bir olgu olmamasından kaynaklanır. Gerçeklik deneyimi, dış dünya ile onu yorumlayan bilinç arasında kurulan ilişkinin ürünüdür.
Bu yaklaşım Kant'la birlikte daha sistematik bir biçim kazandı. Kant'a göre insan, olguları oldukları haliyle değil, kendi zihinsel yapılarının süzgecinden geçmiş biçimleriyle deneyimliyordu. Başka bir ifadeyle, ulaşabildiğimiz şey gerçekliğin kendisi değil, onun bizdeki yansımasıydı. Dış dünyaya açılan penceremiz hiçbir zaman tamamen şeffaf değildi; deneyimlerimiz ve algılarımız tarafından filtrelenmişti.
Nietzsche de benzer şekilde insanların çoğu zaman gerçekliği keşfetmekten çok yorumladığını ileri sürdü. Çünkü insan, dünyayla karşılaştığında onu olduğu gibi alıp zihnine aktaran tarafsız bir gözlemci değildi; gördüğünü kendi deneyimleri, ihtiyaçları ve değerleri aracılığıyla anlamlandırırdı. Bu nedenle aynı olaya bakan iki insanın farklı sonuçlara ulaşması bir hata değil, insan deneyiminin kaçınılmaz sonucuydu.
Heidegger de insanın dünyayla ilişkisini soyut bir gözlem ilişkisi olarak görmeyi reddetti. Ona göre insan her zaman belirli bir tarih, kültür, dil ve yaşam bağlamının içinde şekilleniyordu. Dolayısıyla bizim dünyayı nötr bir noktadan gözlemlememiz mümkün değildi, çünkü biz her zaman bir geçmişin ve bir hikâyenin parçası olarak varlığımızı sürdürüyorduk.
Dağın eteklerinde yaşayan çoban için dağ bir geçim kaynağıdır; ressam için ise dağ estetik bir nesne niteliğindedir. Jeolog için dağ doğal bir oluşum, dağcı için ise bir meydan okumadır. Ortada tek bir dağ vardır; fakat her zihinde farklı bir anlam ve işleve sahiptir. Dağa bakan her bir zihin, içinde bulunduğu bağlam çerçevesinde ona bir anlam yükler. Bu nedenle algı sadece bir pencere değil, aynı zamanda bir yaratım aracıdır.
Gerçekliği kendi eşsiz versiyonumuzda deneyimlerken aynı zamanda ortak bir gerçekliğin peşine düşme dürtüsü insan olmanın en paradoksal yanıdır. Gerçekliğin çelişkili doğası bir kusur değildir, aksine hayatın farklı yönlerini bize görünür kılarak insan deneyimini zenginleştirir. Bu noktada rölativist yaklaşım, bilginin ve anlamın her zaman belirli bir perspektif, bağlam veya koşul içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunarak bu farklılıkları anlamlandırır. Aynı tarihsel olayın onlarca farklı anlatısının bulunması da bunun bir örneğidir.
Belki de insan ilişkilerindeki birçok çatışmanın kökeninde bu farklılıkları unutmak vardır. Kendi algımızı tek gerçeklik varsayma eğilimimiz, karşımızdaki kişinin dünyayı farklı bir şekilde deneyimlediğini bize unutturur. Oysa bir başkasının algısı, onun dünyasında en az bizimki kadar anlamlı ve gerçektir.
Bu durum bizi epistemolojik tevazuya, yani bilginin sınırlarını kabul etmeye davet eder. Bilgelik, hakikati tamamen ele geçirmekten çok, kendi perspektifimizin sınırlı olduğunu fark etmekle başlar. Çünkü algılarımız bize bir dünya sunar; fakat o dünyanın tek mümkün dünya olduğunu garanti etmez. Hakikate erişebilmek için gerçekliği, çokluğu ve tezatlığıyla birlikte kabul etmek gerekir.
Kaynakça
- Baghramian, M., & Carter, J. A. (2020). Relativism. In E. N. Zalta (Ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy. Stanford University.
- Descartes, R. (1985). The philosophical writings of Descartes: Volume II (J. Cottingham, R. Stoothoff, & D. Murdoch, Trans.). Cambridge University Press. (Original work published 1641)
- Heidegger, M. (1962). Being and time (J. Macquarrie & E. Robinson, Trans.). Harper & Row. (Original work published 1927)
- Kant, I. (1998). Critique of pure reason (P. Guyer & A. W. Wood, Trans.). Cambridge University Press. (Original work published 1781)
- Nietzsche, F. (1974). The gay science: With a prelude in rhymes and an appendix of songs (W. Kaufmann, Trans.). Vintage Books. (Original work published 1882)
- Plato. (2008). Republic (R. Waterfield, Trans.). Oxford University Press. (Original work published ca. 380 BCE)
