Psikolojiyle az çok ilgilenen herkes “Oidipus Kompleksi” tabirini bir yerden hatırlar. Ama bu ismin nereden geldiğini bilenler daha azdır. Bu isim gelişi güzel seçilmedi. Freud’u bu hikâyeye çeken ilk unsurlardan biri, Oidipus’un kaçmaya çalıştıkça kaderine yaklaşmasıydı. Ancak onu asıl etkileyen, bu tragedyanın yüzyıllar boyunca insanlar üzerinde güçlü bir etki bırakması ve insanın bilinçdışındaki evrensel çatışmaları sembolize ettiğini düşünmesiydi.
Bir Tragedyanın Hikâyesi
Thebai Kralı Laios ile Kraliçe İokaste, doğacak çocukları için korkunç bir kehanet alır. Delphi Kahini’ne göre bu çocuk bir gün babasını öldürecek, annesiyle evlenecektir.
Bu kehaneti bozmak isteyen kral ve kraliçe, yeni doğan bebeği bir çobana teslim eder; çocuğun öldürülmesini isterler. Ama çoban buna kıyamaz. Bebek, Korinthos Kralı Polybos ile Kraliçe Merope tarafından büyütülür; Oidipus, gerçek ailesini bilmeden yetişir.
Yıllar sonra o da aynı kehaneti duyar. Kendisini büyüten anne babasına zarar vermemek için Korinthos’tan uzaklaşır. Fakat kaderinden kaçtığını sandığı her adım, onu asıl kaderine biraz daha yaklaştırır. Yol üzerinde çıkan bir tartışmada bilmeden öz babasını öldürür. Ardından Thebai’yi yıllardır dehşete düşüren Sfenks’in bilmecesini çözer, kent tarafından kahraman ilan edilir, tahta oturur ve kendi öz annesi olduğunu bilmeden dul kalmış İokaste ile evlenir.
Gerçek yıllar sonra ortaya çıkar. İokaste kendi canına kıyar, Oidipus ise gözlerini kör edip sürgüne gider.
Yüzyıllardır anlatılan bu hikâyede Freud’un dikkatini çeken şey trajik son değildi; hikâyenin altında yatan sembolik anlamdı.
Freud Bu Hikâyede Ne Gördü?
Freud’a göre yetişkinlikte yaşadığımız pek çok duygu, ilişki biçimi ve iç çatışma, çocukluğun izlerini taşır. Kişiliğin temeli, hayatın ilk yıllarında atılır.
Oidipus fikrinden ilk kez 1897’de, yakın dostu Wilhelm Fliess’e yazdığı mektuplarda söz eder. Kendi çocukluk anılarını ve düşlerini çözümlerken, annesine duyduğu yakınlık ile babasına karşı hissettiği rekabetin izini sürer ve bunun yalnız kendine özgü olmadığını, hemen her çocukta bir biçimde yaşandığını düşünmeye başlar. Sonraki yıllarda, özellikle Rüyaların Yorumu’nda bu fikri olgunlaştırıp psikanalitik kuramının merkezine yerleştirir.
Onu asıl etkileyen, Oidipus’un bilmeden babasını öldürmesi ya da annesiyle evlenmesi değildi. Asıl merak ettiği, bu hikâyenin yüzyıllar boyunca insanlar üzerinde neden hâlâ bu kadar güçlü bir etki bıraktığıydı. Freud’a göre bazı hikâyeler yalnızca iyi anlatıldıkları için değil, insan zihninin derinlerindeki bir çatışmaya dokundukları için kuşaktan kuşağa aktarılır. Oidipus da ona göre bilinçdışının evrensel bir çatışmasının sembolüydü.
Oidipus Kompleksi Tam Olarak Nedir?
Freud’un psikoseksüel gelişim kuramında çocukluk, belirli evrelerden geçer. Oidipus Kompleksi, yaklaşık üç ile altı yaş arasına denk gelen “fallik dönem”de ortaya çıkar.
Bu dönemde çocuk, karşı cinsten ebeveynine daha yoğun bir yakınlık duyarken, aynı cinsten ebeveynini zaman zaman rakip gibi algılayabilir. Burada söz konusu olan bilinçli bir tercih ya da gerçek bir arzu değil; çocuğun henüz şekillenmekte olan iç dünyasında yaşanan, çoğunlukla fark edilmeyen bir gerilimdir. Freud’a göre bu çatışmanın sağlıklı çözülmesi, kişilik gelişiminin kritik basamaklarından biridir: çocuk zamanla aynı cinsten ebeveyniyle özdeşim kurar, onun değerlerini ve sınırlarını içine alır. Psikanalizin “süperego” dediği yapı, tam da bu süreçtir.
Bu yüzden Freud için Oidipus Kompleksi gelişimin doğal bir uğrağıdır. Sorun, ancak bu çatışma çözülmeden kaldığında baş gösterir. Yetişkinlikte kimi zaman otoriteyle kurulan ilişkilerde, kimi zaman partner seçimindeki tekrar eden örüntülerde kendini belli edebilir.
Bugün Bu Kurama Nasıl Bakılıyor?
Freud’un yaşadığı dönemde psikanaliz, insan davranışını açıklayan en etkili yaklaşımlardan biriydi. Bugünse çocuk gelişimini ele alan çok daha geniş kaynaklarımız var.
John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı, çocuğun ebeveynine duyduğu yakınlığı bilinçdışı arzular üzerinden değil, güvenli bir bağ kurma ihtiyacı üzerinden açıklar. Gelişim psikolojisi erken dönem ilişkilerinin önemini kabul eder, ama bunu Freud’un çizdiği çerçeveden çok farklı okur.
Yani tartışma, çocuğun ebeveynine yakınlık duyup duymadığı değil. Asıl mesele, bu yakınlığın nasıl açıklanması gerektiğidir.
Evrensel Bir Kuram mı, Kültürel Bir Yorum mu?
Freud, Oidipus Kompleksi’ni evrensel bir olgu olarak görüyordu. Her çocuğun, kültürden bağımsız olarak benzer bir bilinçdışı çatışmadan geçtiğini düşünüyordu.
Günümüzde bu iddiaya daha temkinli yaklaşılıyor. Kültürlerarası psikoloji, çocuğun bakım verenine bağlanma ihtiyacının evrensel olduğunu gösteriyor; ama bu bağın nasıl yaşandığı, nasıl ifade edildiği ve çocuğun aileden nasıl bir “ayrışma” süreci geçirdiği, toplumdan topluma büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin geniş aile yapısının yaygın olduğu kültürlerde, tek bir ebeveyn figürüyle kurulan rekabetten söz etmek bile tepki alabiliyor. Kısacası çocuk gelişiminin bazı yönleri evrensel olabilir; ama bu gelişimin nasıl yaşandığı, toplumların aile yapısından ve değerlerinden bağımsız değildir.
Oidipus Kompleksi, bugün hâlâ psikoloji tarihinin en çok tartışılan fikirlerinden biri. Belki de Oidipus’un hikâyesi bugün hâlâ bu kadar çok konuşuluyorsa, bunun nedeni yalnızca acıklı sonu değildir. Binlerce yıl önce anlatılmış bir hikâyede bugün bile kendimizden bir şey bulabiliyorsak, bu yalnızca mitolojinin değil, insan zihninin de zaman içinde pek değişmeyen ortak bir dile sahip olduğunu düşündürüyor.

