Bazı kitapları okuduktan sonra hikâyesini değil, kendimize sorduğumuz soruyu hatırlarız. Kahve Soğumadan Önce de bende biraz böyle bir yerde duruyor. Geçmişe dönmenin mümkün olduğu küçük bir kafede, insanların değiştirmek istedikleri anlara yeniden bakmalarını anlatırken aslında oldukça tanıdık bir duygunun etrafında dolaşıyor: “Keşke.”
Hepimizin hayatında bir tane değil, muhtemelen birkaç tane “keşke” var. Keşke o gün gitmeseydim. Keşke o cümleyi kurmasaydım. Keşke biraz daha cesur olsaydım. Keşke daha erken fark etseydim. Bazen bunları yüksek sesle söylemesek de zihnimizin bir köşesinde tutuyoruz.
Büyü Dükkanı ise bu düşünceye başka bir yerden yaklaşıyor. Bir şeyi gerçekten dilemenin, onu elde etmenin ya da değiştirebilmenin bir karşılığı olduğunu hatırlatıyor. Bu iki hikâyeyi yan yana düşündüğümde aklıma şu soru geliyor: Geçmişte değiştirmek istediğimiz bir şeyi değiştirme şansımız olsaydı, bunun karşılığında bugünkü hayatımızdan ne vermeye razı olurduk? Sorunun zor tarafı biraz da burada.
Geçmişi Tekrar Tekrar Düşünmek
Geçmişi tekrar tekrar düşünmek insana bazen bir şeyleri düzeltiyormuş hissi verebilir. Oysa çoğu zaman olan biteni değiştirmiyoruz; yalnızca zihnimizde başka bir versiyonunu kuruyoruz. Psikolojide buna karşı-olgusal düşünme deniyor. Gerçekleşmiş bir olayın alternatiflerini zihnimizde canlandırıyoruz. “Şöyle yapsaydım ne olurdu?” ya da “Bu hiç yaşanmasaydı nasıl olurdu?” diye düşünüyoruz.
Aslında bunun oldukça işlevsel bir tarafı da var. Bir hatadan sonra neyi farklı yapabileceğimizi düşünmek, gelecekteki davranışlarımızı değiştirmemize yardımcı olabilir. Karşı-olgusal düşünceler, yaşanan bir olayın nedenlerini anlamamıza ve gelecekteki davranışlarımızı düzenlememize katkı sağlayabilir. Ancak bu düşünme biçimi geçmişten öğrenmek yerine geçmişte yaşamaya başladığında işler değişiyor.
Çünkü zihnimiz bazen aynı sahneyi tekrar tekrar oynatıyor.
O gün farklı davransaydık ne olurdu?
O ilişki bitmeseydi bugün nerede olurduk?
O bölümü seçmeseydik hayatımız nasıl ilerlerdi?
Bunların hiçbirinin kesin cevabını bilmiyoruz. Yine de zihnimiz bu sorulara cevap vermeye çalışıyor.
Üstelik çoğu zaman alternatif hayatın yalnızca güzel taraflarını görüyoruz. Başka bir karar verseydik her şeyin daha iyi olacağını varsayıyoruz. Oysa başka bir seçim, başka bir sonuçlar zincirini de beraberinde getirecekti. Bugün sahip olduğumuz insanlarla belki hiç karşılaşmayacak, bugün kendimizde sevdiğimiz bazı özellikleri belki hiç geliştirmeyecektik.
Bunu bilmek “iyi ki başıma gelmiş” demek anlamına gelmiyor. Bazı şeylerin gerçekten kötü olduğunu kabul etmek mümkün. Bazı kayıpların telafisi yok. Bazı kararlarımızın sonuçları ağır olabilir. Ama geçmişin farklı olmasını dilemekle, geçmişi değiştirebilmenin gerçekten bizi daha iyi bir yere götüreceğini bilmek aynı şey değil.
Geçmişteki Kendimize Nasıl Bakıyoruz?
Belki geçmişle ilgili en zor meselelerden biri de kendimize karşı ne kadar acımasız olduğumuz. Bugün sahip olduğumuz bilgiyle geçmişteki hâlimize bakıyoruz.
“Neden bunu fark etmedin?”
“Neden gitmedin?”
“Neden kendini savunmadın?”
“Neden daha önce sınır koymadın?”
Bugün bildiklerimizi o gün de biliyormuşuz gibi davranıyoruz. Oysa o zamanki biz, bugünkü biz değildik. Başka deneyimlerimiz, başka korkularımız, başka ihtiyaçlarımız vardı. Belki bazı şeyleri ilk kez yaşıyorduk. Belki başka bir seçeneğimiz olduğunu henüz bilmiyorduk. Bu yüzden geçmişe dönüp baktığımızda yalnızca “Neyi yanlış yaptım?” diye sormak yerine, “O gün neye ihtiyacım vardı?” diye sormak bazen daha anlamlı olabilir. Bu soru geçmişi değiştirmiyor. Fakat geçmişteki kendimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebiliyor.
Değiştirmek İstediğimiz Şey Aslında Ne Söylüyor?
Burada değerler meselesi devreye giriyor. Kabul ve Kararlılık Terapisi’nde değerler, ulaşılması gereken son noktalar değil; hayatımıza yön veren, nasıl biri olmak istediğimizi gösteren yönler olarak ele alınıyor. Değerler, bir hedefe ulaşıldığında tamamlanan şeylerden çok, kişinin davranışlarına yön veren süreklilik gösteren yaşam yönelimleri olarak düşünülebilir. ACT’nin temel amaçlarından biri de kişinin zorlayıcı içsel deneyimleri tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, değerleri doğrultusunda hareket edebilme kapasitesini, yani psikolojik esnekliğini geliştirmektir.
Bu açıdan bakınca geçmişte değiştirmek istediğimiz bazı şeyler, bugün bizim için neyin önemli olduğunu da anlatabilir. Örneğin yıllar önce bir ilişkide kendimizi fazlasıyla geri plana attıysak, bugün sınır koymanın bizim için neden önemli olduğunu daha iyi biliyor olabiliriz. Bir fırsatı kaçırdığımızı düşünüp hâlâ üzülüyorsak, belki de üretmek, öğrenmek ya da kendimizi geliştirmek bizim için sandığımızdan daha önemli bir yere sahiptir. Birine söyleyemediğimiz bir şey içimizde kaldıysa, belki yakınlık ve açık iletişim bizim için düşündüğümüzden daha büyük bir değerdir. Bazen geçmiş bize ne istediğimizi değil, neyi bir daha yaşamak istemediğimizi öğretir. Bu da aslında bir tür bilgidir. Değerler burada geçmişi telafi etmek için değil, bundan sonrasını seçebilmek için işe yarar. Çünkü hayatımızı yalnızca “Bir daha aynı hatayı yapmayacağım” diyerek kurmak zor. Bir süre sonra bunun yerine “Nasıl bir insan olmak istiyorum?” sorusunun gelmesi gerekiyor.
Peki Bir Dileğimizin Bedeli Olsaydı?
Büyü Dükkanı fikrini bu açıdan düşündüğümde bana en ilginç gelen taraf, dileğin kendisinden çok karşılığında ne vereceğimiz sorusu. Geçmişte tek bir şeyi değiştirebileceğimizi düşünelim.
Bir hatayı geri alacağız.
Bir ilişkiyi kurtaracağız.
Bir fırsatı kaçırmayacağız.
Bunun karşılığında bugünkü hayatımızdan ne vermek isterdik?
Belki de sorunun cevabını bilmediğimiz için geçmişe dönmek aslında o kadar da kolay değil. Çünkü bugün olduğumuz kişiyi yalnızca güzel deneyimlerimiz oluşturmadı. Hayal kırıklıklarımızın, yanlış kararlarımızın, kayıplarımızın ve bazen istemeden öğrenmek zorunda kaldığımız şeylerin de bunda payı var.
Geçmişte değiştirmek istediğimiz bir olay, bugünkü hayatımızın sandığımızdan daha fazla parçasına bağlı olabilir. Bu yüzden bazen “Keşke hiç yaşanmasaydı” dediğimiz bir olay için bile “Ama bunun ardından ne öğrendim?” diye bakabilmek önemli. Bu, yaşananı romantikleştirmek değil. Sadece yaşananın hayatımızdaki yerini yeniden değerlendirmek.
Kabul Etmek, Razı Olmak Değil
Geçmişi değiştiremeyeceğimizi kabul etmek kulağa bazen fazla pasif geliyor. Sanki olan bitene razı olmak, hatta onu onaylamak gibi. Oysa kabul bundan oldukça farklı. Bir şeyin olmasını istememiş olabiliriz. Hâlâ üzülüyor olabiliriz. Hatta “Bu hiç yaşanmasaydı” diye düşünüyor da olabiliriz. Kabul etmek, bütün bunlara rağmen artık olmuş olanla kavga etmeyi bırakıp bugünde ne yapabileceğimize bakabilmek. Belki de en zor cümle şu: “Bunun farklı olmasını isterdim. Ama farklı olmadı.” Bu cümleden sonra hayat biraz daha hareket edebiliyor. Çünkü “Keşke” bizi geçmişe götürüyor; “Şimdi ne yapabilirim?” ise tekrar bugüne getiriyor.
Belki Mesele Geçmişi Değiştirmek Değildir
Geçmişe dönme ihtimalimiz olsaydı neyi değiştireceğimizi hepimiz aşağı yukarı biliyoruzdur. Ama bugünümüzden neyi vermeye razı olacağımızı sormak, hikâyeyi biraz değiştiriyor. Çünkü bazen geçmişte değiştirmek istediğimiz şey, bugün hâlâ karşılığını aradığımız bir ihtiyacı gösteriyor.
Daha çok sevilmek istemiş olabiliriz.
Daha özgür olmak.
Kendimizi savunabilmek.
Başarılı olmak.
Birine yakın hissedebilmek.
Kendi hayatımızın sorumluluğunu almak.
Geçmişe dönüp o anı değiştiremiyoruz. Ama o ihtiyacın bugün hayatımızda nasıl karşılanabileceğine bakabiliriz.
Belki geçmişte kendimizi savunamadık; bugün bir sınır koyabiliriz.
Belki geçmişte bir fırsatı kaçırdık; bugün yeni bir fırsatın peşinden gidebiliriz.
Belki birine söyleyemediklerimiz kaldı; bugün başka bir ilişkide daha açık olabiliriz.
Belki de geçmişte kendimize gösteremediğimiz şefkati bugün gösterebiliriz.
Bunların hiçbiri geçmişi silmez. Ama belki de mesele geçmişi silmek değildir.
Kahve Soğumadan Önce
Kahve Soğumadan Öncenin bana bıraktığı en güçlü düşüncelerden biri, geçmişe dönmenin mümkün olduğu bir dünyada bile bazı şeylerin değişmeyeceği fikri.
Belki geçmişe gidebiliriz ama sonucu kontrol edemeyiz. Belki bir şeyi söyleyebiliriz ama karşılığında ne duyacağımızı bilemeyiz. Belki birine son kez sarılabiliriz ama zaman yine de akmaya devam eder. Gerçek hayatta ise böyle bir kafe yok. Geçmişe açılan bir kapı da yok. Elimizde olan şey biraz daha sıradan ama belki bundan dolayı daha kıymetli: bugün. Geçmişte söyleyemediğimiz bir şeyi bugün söyleme ihtimalimiz var. Bir sınırı bugün koyabiliriz. Bir kararın ilk küçük adımını bugün atabiliriz. Ya da hiçbir şey yapmadan, sadece geçmişteki hâlimize biraz daha anlayışlı bakabiliriz.
Belki hayatın bize sunduğu asıl mesele, geçmişi değiştirebilmek değil. Bugünümüzü, gelecekte değiştirmek isteyeceğimiz yeni bir “keşke”ye dönüştürmemek. Kahve soğuyacak. Zaman geçecek. Bazı şeyleri yine yanlış yapacağız. Ama elimizde hâlâ bir seçim olacak: Geçmişte neyi değiştirmek isterdim diye düşünmek mi, yoksa geçmişte değiştirmek istediğim şeyin bana bugün neyi seçmem gerektiğini göstermesine izin vermek mi? Belki de geçmişe gitmenin mümkün olmadığı bir hayatta sahip olduğumuz en gerçek büyü budur.
Kaynakça
- Epstude, K., & Roese, N. J. (2008). The functional theory of counterfactual thinking. *Personality and Social Psychology Review, 12*(2), 168–192. https://doi.org/10.1177/1088868308316091
- Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2012). *Acceptance and commitment therapy: The process and practice of mindful change* (2nd ed.). Guilford Press.
- Kashdan, T. B., & Rottenberg, J. (2010). Psychological flexibility as a fundamental aspect of health. *Clinical Psychology Review, 30*(7), 865–878. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2010.03.001
- Roese, N. J. (1997). Counterfactual thinking. *Psychological Bulletin, 121*(1), 133–148. https://doi.org/10.1037/0033-2909.121.1.133
- Kawaguchi, T. (2020). Kahve soğumadan önce.
- Türköz, Y. (2014). Büyü Dükkanı.
