Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Düşüncelerimizle Aramıza Mesafe Koyabilmek

Eda Demir Yazar: Eda Demir
10 dk.okuma süresi
Düşüncelerimizle Aramıza Mesafe Koyabilmek

Bir arkadaşınıza mesaj gönderdiğinizi ve saatler geçmesine rağmen cevap alamadığınızı düşünün. Önce telefonunuza bakarsınız, ardından zihniniz açıklamalar üretmeye başlar: “Yanlış bir şey mi söyledim?”, “Bana kırıldı mı?”, “Artık benimle görüşmek istemiyor olabilir mi?” Bir süre sonra yalnızca cevapsız bir mesajla değil, reddedilme ihtimaliyle de uğraşırsınız. Hatta ortada bir konuşma bile yaşanmamışken, kendinizi o konuşmanın sonuçlarına üzülürken bulabilirsiniz. Oysa o ana kadar bildiğiniz tek şey, mesajınıza henüz cevap verilmediğidir. Geri kalanı zihninizin tamamlamaya çalıştığı boşluklardır.

Benzer bir durum, iş yerinde yaptığınız küçük bir hatanın ardından ortaya çıkabilir. “Dikkatsiz davrandım” düşüncesi, farkında olmadan “Ben hiçbir şeyi doğru yapamıyorum” yargısına dönüşebilir. Böylece belirli bir davranış hakkında düşünmekten çıkıp kendinizin nasıl biri olduğuna karar vermeye başlarsınız. Zihnimiz çoğu zaman bunu çok hızlı yapar. Yaşadığımız bir olayla ilgili bir yorum üretir; ardından biz o yorumu, olayın kendisiymiş gibi yaşamaya başlayabiliriz.

Peki, zihnimizden geçen her düşünceye inanmak zorunda mıyız? Bir düşüncenin aklımıza gelmesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına mı gelir?

Kaygı yaşadığımızda dikkatimizi olası tehlikelere yöneltmemiz anlaşılır bir durumdur. Zihin, belirsizliği azaltmak ve bizi hazırlıklı tutmak ister. Fakat bazen bu koruma çabası, yaşadığımız anı gölgede bırakabilir. “Ya başarısız olursam?”, “Ya sevdiklerime bir şey olursa?”, “Ya yanlış karar verirsem?” soruları peş peşe sıralanır. Sorulara cevap buldukça rahatlayacağımızı düşünürüz; ancak her cevabın ardından yeni bir “ya olursa” gelebilir. Kendimizi, henüz yaşanmamış bir geleceğin sorunlarını bugünden çözmeye çalışırken buluruz.

Kabul ve Kararlılık Terapisi’nde (ACT) “bilişsel kaynaşma” olarak adlandırılan süreç, düşüncelerimizle aramızdaki mesafenin azalmasını anlatır. “Beceriksizim” düşüncesini yalnızca bir zihinsel ifade olarak değil, tartışmasız bir gerçek gibi ele aldığımızda davranışlarımız da bu düşünceye göre şekillenebilir. Örneğin bir başvuru yapmaktan vazgeçebilir, konuşmak istediğimiz bir ortamda susabilir ya da hata yapma ihtimalinden kaçınabiliriz. Düşünce henüz doğrulanmamıştır; buna rağmen hayatımızdaki kararları etkilemeye başlamıştır.

Obsesif kompulsif bozuklukta (OKB) bu ilişki daha farklı ve yorucu bir biçim alabilir. Evden çıktıktan sonra “Acaba kapıyı kilitlemedim mi?” düşüncesinin aklınıza geldiğini varsayın. Geri dönüp kontrol etmek kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir. Fakat bir süre sonra “Ya gözümden kaçtıysa?” kuşkusu yeniden belirebilir. Tekrarlayan kontroller, aranan kesinliği kalıcı biçimde sağlamadığında kişi aynı döngünün içinde kalabilir. Burada mesele yalnızca kapıyla ilgili bir düşüncenin belirmesi değildir; o düşünceye verilen anlam ve kaygıyı gidermek amacıyla yapılan tekrarlar da önemlidir.

Üstelik kompulsiyonlar her zaman dışarıdan görülen davranışlardan oluşmaz. Bir konuşmayı zihinde defalarca gözden geçirmek, birini gerçekten sevip sevmediğini sürekli kontrol etmek, “Kötü bir insan mıyım?” sorusuna kesin cevap aramak ya da rahatsız edici bir düşünceyi başka bir düşünceyle etkisizleştirmeye çalışmak da bazı durumlarda zihinsel ritüellere dönüşebilir. Kişi dışarıdan günlük yaşamına devam ediyor gibi görünse de içeride bitmek bilmeyen bir sorgulama sürdürebilir.

İstenmeyen düşünceler yalnızca OKB yaşayan kişilere özgü değildir. Araştırmalar, rahatsız edici ve kişinin isteği dışında beliren düşüncelerin klinik bir tanısı olmayan insanlarda da görülebildiğini göstermiştir (Rachman ve de Silva, 1978). Dolayısıyla asıl ayrım, yalnızca zihinden ne geçtiğinde değil; düşüncenin nasıl yorumlandığında, ne kadar sık ve yoğun yaşandığında ve kişinin yaşamını nasıl etkilediğinde de ortaya çıkar. Rachman’ın (1998) OKB’ye ilişkin bilişsel açıklaması da istenmeyen düşüncelere yüklenen tehdit edici anlamın önemini vurgular.

Bazen bizi en çok yoran şey, düşüncenin kendisinden çok onunla giriştiğimiz mücadeledir. “Bunu düşünmemeliyim” dedikçe zihnimizi aynı konuya geri dönerken bulabiliriz. Düşünce bastırmaya ilişkin araştırmalar, bu çabanın bazı koşullarda düşüncenin yeniden ortaya çıkmasını artırabildiğini göstermektedir (Abramowitz ve ark., 2001). Bu, her düşünceyi serbest bırakmanın kolay olduğu anlamına gelmez. Daha çok, zihnimizi tamamen kontrol etme hedefinin her zaman işe yaramadığını hatırlatır.

Peki başka nasıl bir yol izleyebiliriz? ACT’nin önemli süreçlerinden biri olan “bilişsel ayrışma”, düşüncelerimizi yok etmeye çalışmak yerine onları düşünce olarak fark etmeyi önerir. Buradaki amaç, zihnimizin söylediklerini küçümsemek ya da kendimizi zorla olumlu düşünmeye ikna etmek değildir. Düşüncelerin bazen yararlı, bazen yanıltıcı, bazen de yalnızca zihnimizin ürettiği ihtimaller olabileceğini görebilmektir. Kısacası, bir düşünceye sahip olmakla o düşüncenin yönlendirmesi altında yaşamak arasındaki farkı öğrenmektir.

Örneğin “Kesin başarısız olacağım” cümlesini ele alalım. Bu cümleye bütünüyle kapıldığımızda başarısızlık neredeyse gerçekleşmiş gibi hissedilebilir. Oysa “Şu anda zihnim bana başarısız olacağımı söylüyor” dediğimizde küçük ama önemli bir değişiklik yaparız: Düşüncenin içinde kaybolmak yerine onu fark eden bir konuma geçeriz. Bu ifade başarısızlık ihtimalini ortadan kaldırmaz. Sadece henüz gerçekleşmemiş bir olasılığın bütün kararlarımızı yönetmesini sorgulamamıza yardımcı olabilir.

İlişkilerde de benzer bir mesafeye ihtiyaç duyarız. Partnerinizle tartıştıktan sonra “Demek ki birbirimize uygun değiliz” diye düşünebilirsiniz. Ya da karşınızdaki kişinin yorgun tavrını hemen “Beni artık sevmiyor” şeklinde yorumlayabilirsiniz. Bu düşüncelerin bazıları üzerinde konuşulması gereken gerçek sorunlara işaret edebilir; bazılarıysa o anki korkularımızın etkisiyle güçlenmiş olabilir. Düşünceden ayrışmak, sorunları görmezden gelmek değildir. Tam tersine, bir varsayımı kesin hükme dönüştürmeden önce durabilmek ve yaşananları daha açık değerlendirebilmektir.

Sağlıkla ilgili kaygılarda da zihnin aynı alışkanlığını görebiliriz. Bedensel bir duyum fark ettiğinizde “Ya ciddi bir hastalığın belirtisiyse?” düşüncesi belirebilir. Ardından internette belirti araştırmak, vücudunuzu tekrar tekrar kontrol etmek ya da yakınlarınızdan güvence istemek kısa süreli rahatlama sağlayabilir. Fakat kaygıyı her seferinde kesin bir yanıt bularak çözmeye çalışmak, bazı kişilerde bu döngüyü güçlendirebilir. Elbette gerçek sağlık belirtilerini değerlendirmek ve gerektiğinde tıbbi yardım almak önemlidir. Buradaki ayrım, makul bir değerlendirme yapmakla, kaygı geçene kadar aynı konuda tekrar tekrar güvence aramak arasındadır. Zihnimiz bazen “Bir kez daha kontrol et, sonra rahatlayacaksın” der. Oysa bu “bir kez daha”, fark etmeden günümüzün önemli bir bölümünü kaplayabilir.

Burada kabul kavramını da doğru anlamak gerekir. Kaygının varlığını kabul etmek, korktuğumuz şeyin olacağını kabul etmek demek değildir. Bir düşünceyi fark etmek de onunla aynı fikirde olduğumuz anlamına gelmez. “Şu anda kaygılanıyorum ve zihnim kötü ihtimaller üretiyor” diyebilmek, bu deneyimi hemen çözme zorunluluğundan bir miktar uzaklaşmamıza yardımcı olabilir. Kaygı hâlâ orada olabilir; fakat onunla ne yapacağımız konusunda seçeneklerimiz de vardır.

Belki topluluk önünde konuşmanız gerekiyor ve zihniniz “Herkes bana gülecek” diyor. Belki yeni bir işe başvurmak istiyorsunuz ama “Ya reddedilirsem?” düşüncesi sizi durduruyor. Düşünceden ayrışmak, bu cümlelerin bir anda kaybolmasını beklemeden de hareket edebilmek demektir. Çünkü bazen cesaret, korkunun yokluğunda değil; korkuyla birlikte bizim için değerli olan bir adımı atabilmemizde kendini gösterir. ACT’nin üzerinde durduğu psikolojik esneklik de içsel deneyimlerimize rağmen değerlerimiz doğrultusunda davranabilme becerisiyle ilişkilidir. Araştırmalar, ACT sürecindeki psikolojik esneklik değişimlerinin psikolojik sıkıntıdaki azalmayla ilişkili olduğunu göstermektedir (Macri ve Rogge, 2024).

Elbette bu yaklaşımın her durumda tek başına yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Özellikle OKB’de düşüncelerle kurulan ilişki kadar, kaygıyı azaltmak için sürdürülen kompulsiyonlar ve kaçınmalar üzerinde çalışmak da önemlidir. Maruz bırakma ve tepki önlemeyi (ERP) içeren bilişsel davranışçı terapi, OKB için kanıta dayalı temel psikoterapi yaklaşımlarındandır (NICE, 2005). ACT’ye ilişkin araştırmalar da umut verici bulgular sunmakla birlikte, bilişsel ayrışmayı bütün belirtileri ortadan kaldıran tek bir teknik olarak görmek doğru olmaz (Twohig ve ark., 2024).

Düşünceden ayrışmanın yanlış anlaşılmaya açık bir yanı daha var: Bu beceriyi, rahatsız edici düşünceyi hemen etkisizleştirmek için kullanılan yeni bir yönteme dönüştürmek. Özellikle OKB söz konusu olduğunda, “Zihnim bana bunu söylüyor” cümlesini defalarca tekrarlamak da bazen gizli bir rahatlama arayışına hizmet edebilir. Bu yüzden belirleyici olan yalnızca hangi cümleyi kurduğumuz değil, onu ne amaçla kullandığımızdır. Düşünceyi kesin olarak geçersiz kılmak için mi, yoksa varlığına alan açıp yaptığımız işe dönebilmek için mi? Bu ince fark, zihinsel mücadeleyi sürdürmekle onun dışına çıkabilmek arasındaki ayrımı anlamamıza yardımcı olur.

Günlük yaşamda kendinize küçük bir alan açarak başlayabilirsiniz. Zihniniz güçlü bir yargı ürettiğinde onu hemen doğrulamaya, çürütmeye ya da susturmaya çalışmadan önce fark edin. “Zihnim şu anda bana nasıl bir hikâye anlatıyor?” diye sorun. Ardından başka bir soruya yer açın: “Bu düşünce burada olsa bile şu anda benim için önemli olan ne?” Bunu da yeni bir kesinlik arama ritüeline dönüştürmek yerine, dikkatinizi hayatınızdaki seçiminize yöneltmek için kullanın.

Çünkü çoğu zaman zihnimiz yalnızca olanlarla değil, olabileceklerle de meşguldür. Bizi korumaya çalışırken zaman zaman hayatın kendisinden uzaklaştırabilir. Saatlerimizi geçmiş konuşmaları yeniden çözümleyerek, gelecekte yaşanabilecekleri hesaplayarak ya da hiç gelmeyen bir kesinliği bekleyerek geçirebiliriz. Oysa yaşam, zihnimizin bütün sorularını yanıtlamamızı beklemez. Sevdiklerimizle konuşmak, yeni bir deneyime açık olmak, hata yapmayı göze almak ve bizim için anlamlı olana yönelmek de yaşamın içindedir.

Belki de kendimize sormamız gereken soru, “Bu düşünceden nasıl kurtulurum?” değil, “Bu düşünce hayatımdayken nasıl yaşamak istiyorum?” sorusudur. Zihnimizden geçen her düşünceyi seçemeyebiliriz. Ama her düşünceyi izlemek, her şüpheye cevap vermek ve her ihtimalin peşinden gitmek zorunda değiliz. Bazen psikolojik özgürlük, zihnimizi susturmakta değil; onun söylediklerini duyarken kendi hayatımızın içinde kalabilmekte başlar.

Kaynakça

  • Abramowitz, J. S., Tolin, D. F., & Street, G. P. (2001). Paradoxical effects of thought suppression: A meta-analysis of controlled studies. Clinical Psychology Review, 21(5), 683–703.
  • Macri, J. A., & Rogge, R. D. (2024). Examining domains of psychological flexibility and inflexibility as treatment mechanisms in acceptance and commitment therapy: A comprehensive systematic and meta-analytic review. Clinical Psychology Review, 110, 102432.
  • National Institute for Health and Care Excellence. (2005). Obsessive-compulsive disorder and body dysmorphic disorder: Treatment (Clinical guideline CG31). NICE.
  • Rachman, S. (1998). A cognitive theory of obsessions: Elaborations. Behaviour Research and Therapy, 36(4), 385–401.
  • Rachman, S., & de Silva, P. (1978). Abnormal and normal obsessions. Behaviour Research and Therapy, 16(4), 233–248.
  • Twohig, M. P., Capel, L. K., & Levin, M. E. (2024). A review of research on acceptance and commitment therapy for anxiety and obsessive-compulsive and related disorders. Psychiatric Clinics of North America, 47(4), 711–722.
Eda Demir Eda Demir
Klinik Psikolog Eda Demir, lisans eğitimini İngilizce Psikoloji alanında, yüksek lisans eğitimini ise İngilizce Klinik Psikoloji alanında tamamlamıştır. Yüksek lisans tezinde, yetişkinlerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirti şiddetinin öz-şefkat ve benlik algısı ile ilişkisini incelemiştir. Akademik ilgi alanları arasında travma sonrası psikolojik süreçler, öz-şefkat, benlik algısı, obsesif-kompulsif belirtiler ve bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin psikolojik iyi oluş üzerindeki etkileri yer almaktadır. Mesleki çalışmalarında bireysel psikoterapi hizmeti sunmakta; özellikle travma sonrası stres belirtileri, kaygı, obsesif-kompulsif bozukluk ve ilişkili belirtiler, yas, depresif süreçler, öz-şefkat, öz-değer ve benlik algısı konularında çalışmaktadır. Psikoterapi sürecinde bireyin yalnızca yaşadığı belirtilere değil, bu belirtilere yüklediği anlamlara, kendisiyle kurduğu ilişkiye ve tekrar eden bilişsel, duygusal ve davranışsal örüntülere de odaklanan bütüncül ve bilimsel temelli bir yaklaşım benimsemektedir. Online olarak danışan görmekte; aynı zamanda psikoloji alanındaki bilimsel bilgilerin günlük yaşamla bağ kuran, anlaşılır, etik ve sorumlu bir dille aktarılmasına yönelik içerikler üretmektedir.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!