Perşembe, Ağustos 20, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

“Henüz İyileşmedin mi?”: Kişisel Gelişim Çağında İyi Olma Baskısı

Sabah erken kalk. Sağlıklı beslen. Sportif ol. Kişisel gelişimin için çalış. Travmalarınla yüzleş. İyi bir kariyer planlaması yap. Toksik insanlarla iletişimini kes. En iyi versiyonun için çabala… Çağımızda iyi hissetmek için bile tik atılması gereken upuzun bir liste var çoğumuzun zihninde. Üstelik bu listeye ne kadar az tik atarsak kendimizi o denli başarısız veya kendimizi iyileştirme konusunda yetersizmiş gibi hissediyoruz.

Kendimizi tanımaya çalışmak, psikolojik olarak kendimizi güçlendirmek ve daha sağlıklı bir yaşam inşa etmeye çalışmak elbette önemli. Ancak iyileşme düşüncesi sürekli ilerlememiz, daha iyi hissetmemiz ve daha güçlü olmamız gereken bir göreve dönüştüğünde, kişiler yetersizlik duygusuyla yüzleşebiliyor ve öz şefkatle ilgili sorunlar gün yüzüne çıkıyor. Bu noktada şu soruyu sormak anlamlı olabilir: İyileşmeye mi çalışıyoruz, yoksa iyileşmiş görünmeye mi?

Günümüzde insanlar yalnızca iyi eğitim veya iyi bir kariyerle değil, iç dünyalarında da en iyi versiyonlarına ulaşmayı da başarı kriteri olarak nitelendiriyor ve bu zamanla bir zorunluluk haline dönüşüyor. Geçmiş travmalarından kurtulabilmeli, her düştüğünde yeniden kalkabilmeli, hayatına doğru insanları seçebilmeli, yaşadığı zorluklar karşısında hep dimdik durabilmeli… Bu şekilde iyi hissetmek aslında içsel ve rahatlatıcı bir yolculuk olmaktan çıkıp, ulaşılması gereken bir başarı basamağının katmanları haline geliyor.

Son yıllarda sosyal medyanın da etkisiyle psikoloji kavramlarına erişim arttı. Birçok kişi bu kavramlar üzerine konuşarak insanları etkilemeye veya içsel olarak farkındalık kazanmalarına yardımcı oldu. Ancak aynı zamanda iyileşmenin, mükemmel, düzenli, estetik ve durmadan gelişen bir süreç olduğu yanılgısını yarattı. Gerçek iyileşme, kusursuz başlayan sabah rutinleri ve planlardan değil; aynı konuyu tekrar tekrar düşünüp kaygılanmak, düzelttiğimizi sandığımız eski bir davranışı tekrar etmek veya zaman zaman hiç ilerleyemediğimizi düşündüğümüz zamanlardan oluşur.

Günlük hayatımızda başımıza gelen olaylarla birlikte bir davranış kalıbımızın sebebini fark etmiş olmak bunu hemen düzeltebileceğimiz anlamına gelmez. Geçmişten gelen bir çocukluk travmasını fark etmek de bunun şimdiki hayatımıza olan etkisini bir anda iyileştirmez. Bazen zihinsel olarak fark ettiğimiz ve çözdüğümüz şeyler, duygularımızın ve davranışlarımızın da aynı hızda değişeceği anlamına gelmez. Bu nedenle aynı şeyi tekrar tekrar düşünmek ve kaygılanmak, özlemek, üzülmek, sinirlenmek her zaman ilerlememek değildir.

İyi olma baskısının en yorucu tarafı, zaten hissettiğimiz asıl duyguların yanında bunları neden hissettiğimizi sorgulayarak kendimizi daha fazla yormamızdır. İnsan bir kayıptan sonra kaygılanır, üzülür; sonra kendisine “Artık böyle hissetmemem gerekirdi” diyerek kendisine ekstra yüklenir. Kaygısı daha da artar, böyle hissettiği için kendisine öfkelenir ve yaşadığı sürecin farkında olsa bile kendisini başarısız hisseder. Böylece içsel bir çatışmaya girer ve artık sadece yaşadığı olay sonucu hissettiklerine değil, neden hala böyle hissettiğiyle ilgili de bir utanç yaşamaya başlar.

Kendini olduğu haliyle kabul etmek ve öz şefkat geliştirmek, değişmekten kaçınmak anlamına gelmez. Aynı şekilde eksik hissettiğimiz taraflarımızı geliştirmeye çalışmak da şu anki versiyonumuza öfkelenmeyi gerektirmez. Belki de sağlıklı değişim, “Böyle olduğum için utanıyorum” düşüncesinden değil; “Değiştirmek istediğim versiyonumla da ilgilenerek değerli olmaya devam ediyorum” dediğimizde sakin bir şekilde başlar ve devam eder.

Belki de kendimize sormamız gereken soru “Neden hala böyle hissediyorum, neden hala ilerleyemiyorum?” değildir. Şefkatli bir şekilde sorduğumuz soru şöyle olabilir: “Şu anda böyle hissediyor olmam benim değerimi belirlemiyor, şu anda içimde neye yer açmam gerekiyor?” İnsan ruhu hemen tamamlanması gereken bir kişisel gelişim projesi değildir. Bazen iyi hissedebiliriz ve bazen iyileştirdiğimizi sandığımız acılarımız tekrar gün yüzüne çıkabilir. Gerçek anlamda iyileşmek hiçbir zaman güçsüz hissetmemek ve her zaman dimdik durmak değil; düştüğümüzü hissettiğimiz zamanlarda da kendimize sarılabilmek ve şefkat gösterebilmeyi öğrenmektir.

Ezgi Önalan
Ezgi Önalan
Üsküdar Üniversitesi İngilizce Psikoloji Bölümü’nden onur derecesiyle mezun olan Ezgi Önalan, mesleki çalışmalarını Almanya’da sürdürmektedir. Göçmen kökenli aileler, çocuklar ve ergenlerle psikososyal destek alanında çalışan Önalan, farklı kültürel ve sosyal geçmişlere sahip bireylerin yaşam deneyimlerine eşlik etmekte; insan davranışını bireysel, ailesel ve toplumsal boyutlarıyla ele alan bir perspektifle çalışmalarını yürütmektedir. Akademik eğitimi boyunca klinik psikoloji, bağımlılık, nörobilim ve insan davranışının biyopsikososyal temellerine ilgi duymuş; çalışmalarını bu alanlarda yoğunlaştırmıştır. Eğitim sürecinde Türkiye’nin önde gelen ruh sağlığı kurumlarından NP İstanbul Beyin Hastanesi’nde klinik gözlem deneyimi edinmiş, farklı psikiyatrik tanı gruplarıyla yürütülen değerlendirme ve tedavi süreçlerini yakından takip etme fırsatı bulmuştur. Ayrıca Yeşilay bünyesinde bağımlılık alanında çalışmalar yürütmüş, koruyucu ve önleyici ruh sağlığı hizmetlerine yönelik deneyim kazanmıştır. Üniversite yıllarında psikoloji ve nörobilim alanındaki çeşitli bilimsel etkinliklerde görev almış ve moderatörlük yapmıştır. Yazılarında akademik bilgiyi yaşamın içinden gözlemlerle buluşturmayı; insan davranışına, ilişkilere, toplumsal dönüşümlere ve gündelik deneyimlere psikolojik bir perspektiften yaklaşmayı amaçlamaktadır. Farklı kültürlerde edindiği yaşam ve çalışma deneyimlerinin de etkisiyle, insan hikâyelerini anlamaya, görünür kılmaya ve farklı yönleriyle ele almaya önem vermektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar