Perşembe, Haziran 25, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Travmanin Somatik Hafızası

Kategori: TRAVMA VE BİLİNÇALTI

İnsan hafızası, genellikle beynimizin derinliklerinde saklanan, istendiğinde geri çağrılabilen bir anı albümü gibi düşünülür. Bir deneyimi unuttuğumuzu veya geride bıraktığımızı söylediğimizde, aslında kastettiğimiz şey o ana dair zihinsel imajların ve kelimelerin netliğini kaybetmiş olmasıdır. Ancak psikoloji ve sinirbilim alanındaki modern çalışmalar, hafızanın yalnızca bilişsel bir süreç olmadığını, aynı zamanda biyolojik bir gerçeklik olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Zihnimiz, bizi korumak ya da yaşamaya devam etmemizi sağlamak adına geçmişin yıkıcı izlerini derin bir sessizliğe gömebilir; fakat beden, maruz kaldığı hiçbir şeyi unutmaz. Yaşanan ağır deneyimler, sinir sistemimizin liflerine, kaslarımızın gerginliğine ve kalbimizin ritmine sessiz birer mühür gibi kazınır.

Travma ve somatik bellek üzerine yapılan araştırmalar, ağır stres anlarında beynin rasyonel düşünen kısmı olan prefrontal korteksin işlevselliğinin azaldığını göstermektedir. Bu durumlarda, hayatta kalma mekanizmalarımızı yöneten amigdala ve sürüngen beyin tamamen kontrolü ele alır. Korku, çaresizlik veya dehşet anında vücut; savaşma, kaçma ya da donma (freeze) tepkilerinden birini verir. Tehlike anında salgılanan yüksek miktardaki adrenalin ve kortizol, bedeni yoğun bir enerji patlamasıyla yükler. Şayet bu enerji o esnada dışarı aktarılamaz, yani birey kaçamaz ya da kendini savunamazsa, o muazzam enerji fiziksel sistemin içinde hapsolur. Zihinsel olarak olayın üzerinden yıllar geçmiş olsa bile, merkezi sinir sistemi hala o tehlike anındaymış gibi tetikte kalmaya devam eder (Van der Kolk, 2014).

Bu durum, klinik pratikte kendisini çoğunlukla açıklanamayan fiziksel semptomlarla gösterir. Kronik boyun ve sırt ağrıları, fibromiyalji, sindirim sistemi rahatsızlıkları veya aniden ortaya çıkan panik ataklar, aslında bedenin geçmişe verdiği somatik çığlıklardır. Kelimelerin yetersiz kaldığı, zihnin hatırlamak istemediği her travmatik yaşantı, beden diliyle konuşmaya başlar. Örneğin, çocukluk döneminde sürekli olarak tehditkar bir ortamda büyüyen bir birey, yetişkinliğinde zihnen güvende olduğunu bilse dahi, omuzlarını sürekli yukarıda tutarak somatik bir savunma kalkanı geliştirebilir. Beyin hikayeyi değiştirebilir, bastırabilir veya çarpıtabilir; ancak sinir sistemi her zaman gerçeğin saf ve ham kaydını tutar.

Psikolojik travmanın bu bedensel boyutu, geleneksel sadece “konuşma terapisi” odaklı yaklaşımların bazen neden yetersiz kalabildiğini de açıklar. Bilişsel düzeyde bir problemi anlamak, mantık yürütmek ve anlamlandırmak iyileşmenin önemli bir adımı olsa da, sinir sisteminde sıkışıp kalmış olan korku reaksiyonunu tamamen çözmeye yetmeyebilir. Somatik Deneyimleme (Somatic Experiencing) ve EMDR gibi çağdaş yaklaşımlar, tam da bu noktada bedensel duyumlara odaklanarak hapsolmuş enerjinin serbest bırakılmasını hedefler (Levine, 2010).

Bedenin dilini öğrenmek, kalp atışımızın hızlanmasını veya göğsümüzdeki sıkışmayı sadece tıbbi birer arıza değil, geçmişten gelen birer mesaj olarak okuyabilmek iyileşmenin anahtarıdır. Sonuç olarak, insan organizması bir bütündür ve zihin ile beden arasında geçirgen bir duvar bile yoktur; onlar aynı nehrin iki farklı akıntısı gibidir. Zihnimizin unuttuğunu sandığı her yük, bedenimiz tarafından taşınmaya devam eder. Kendimizi gerçekten iyileştirmek ve özgürleştirmek istiyorsak, sadece kafamızın içindeki sesleri dinlemekle yetinmemeli, bedenimizin sessiz çığlıklarına da kulak vermeliyiz. Çünkü geçmişin izlerinden kurtulmak, ancak bedenin o güvende hissetme hissini yeniden kazanmasıyla ve sinir sisteminin “tehlike geçti” sinyalini gerçek anlamda hücrelerinde hissetmesiyle mümkün kılınır.

İrem Çınar
İrem Çınar
irem Çınar, psikoloji lisans eğitimine devam etmektedir. İnsan davranışının duygusal, toplumsal ve kültürel boyutlarını anlamaya yönelik ilgisini; araştırma merakı ve saha deneyimleriyle birleştirmektedir. Farklı kurumlarda gerçekleştirdiği stajlar, ona hem çocuklar hem yetişkinlerle çalışma deneyimi kazandırmış; gözlem, analiz ve insan davranışını çok yönlü değerlendirme becerilerini güçlendirmiştir. İnsan kaynakları alanındaki deneyimi ise duyguların yalnızca terapötik ortamlarda değil, iş yaşamında ve sosyal ilişkilerde de nasıl şekillendiğini görmesine katkı sağlamıştır. Depremzede çocuklarına yönelik yürütülen psikososyal destek programında gönüllü olarak yer alması, travma ve dayanıklılık süreçlerine bakışını derinleştirmiştir. Bu süreç, özellikle toplumsal kırılganlıkların ruh sağlığı üzerindeki etkilerini anlamasına olanak tanımış ve yazın hayatına önemli bir perspektif kazandırmıştır. Yazılarında bağımlılık, toplumsal şiddet, travma sonrası iyileşme, hayvanlara yönelik şiddetin psikolojik yönleri, modern yaşamın ruhsal yükleri ve insanların çoğu zaman fark etmeden taşıdığı duygusal süreçler üzerine odaklanmaktadır. Amacı; bilimsel doğruluktan ödün vermeden sade bir dil kullanarak, hem bireysel hem toplumsal düzeyde iyileşmeye katkı sunacak içerikler üretmeyi hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar