“Göz, sahibine göre hareket eder. Özel olarak eğitilmezse gerçeğin kendisini değil, kendi arşivindekileri görür.”
Büyü Dükkânı’nda İki Çınar, Yeşim Taş Türköz
Kitap okumak, hiç bilmediğin bir ülkeyi gezmek gibi geliyor bana. Bir ülkeye adım attığında önce sokaklarında yürürsün; binalarına, pencerelerine, meydanlarına bakarsın. Sonra insanlarını fark edersin. Nasıl konuştuklarını, birbirlerine nasıl baktıklarını, hangi kelimelerde duraksadıklarını, neleri anlatıp neleri kendilerine sakladıklarını merak edersin. Sofralarına oturur, yemeklerinin kokusunu tanır, geleneklerini, alışkanlıklarını, sevinçlerini ve yaslarını öğrenirsin. Bir süre sonra yalnızca sokaklarında dolaşmaz, o ülkenin nasıl bir yer olduğunu da anlamaya başlarsın.
Bence kitap okumak da böyle bir yolculuk.
Sayfaları çevirdikçe bir hikâyenin sokaklarına girersin. Karakterlerin evlerine, çocukluklarına, hatıralarına konuk olursun. Birinin neden sustuğunu, diğerinin neden öfkelendiğini, bir başkasının neden gitmek isterken kalmayı seçtiğini anlamaya çalışırsın. Bazen sana çok yabancı gelen bir düşüncenin içinde dolaşır, bazen de bir karakterin cümlesinde kendi sesini duyarsın.
Kimi kitaplar sana hiç bilmediğin duyguların dilini öğretir; kimileri yıllardır hissettiğin ama bir türlü adını koyamadığın şeylere kelimeler verir. Kimi, başka insanların dünyasını anlamanı sağlarken kimi, kendi içinde fark etmeden yaşadığın sokakları keşfettirir.
Ve tuhaf olan şu ki, bazen hiç tanımadığın bir karakteri anlamaya çalışırken kendini daha iyi tanırsın. Onun korkularında kendi kaçınmalarını, seçimlerinde kendi tereddütlerini, sessizliğinde kendi söyleyemediklerini bulursun. Bazen de senden ne kadar farklı olduğunu gördüğün birinin dünyasına yaklaşır, insan olmanın birbirimizden farklı olduğumuz kadar birbirimize benzediğimiz yanları da olduğunu fark edersin.
Belki de bu yüzden bir kitabı bitirdiğinde yalnızca bir hikâyeyi geride bırakmazsın. Biraz o ülkenin dilini öğrenmiş, insanlarını tanımış, sokaklarında yürümüş olursun. Üstelik döndüğünde, başladığın yerdeki sen de artık tam olarak aynı kişi değilsindir.
Çünkü bazı yolculuklar bizi başka yerlere götürürken bazıları, kendimize başka bir yerden bakmayı öğretir.
Ve kitaplar, bana kalırsa, insanın hem dünyayı hem de kendini keşfetmek için çıktığı en sessiz, en derin yolculuklardan biridir.
Bu yüzden bazı kitaplar yalnızca okunmaz; insanın bakışına yerleşir, yerleşmelidir bana kalırsa…
Şimdi benim bakışıma yerleşen ve beni üzerinde durup uzun uzun düşünmeye davet eden bir cümleyi sizinle paylaşmak isterim:
“Göz, sahibine göre hareket eder. Özel olarak eğitilmezse gerçeğin kendisini değil, kendi arşivindekileri görür.”
Bu cümle bana, insanın dünyayı yalnızca gözleriyle değil; geçmiş deneyimleriyle, öğrendikleriyle, inançlarıyla ve henüz farkına varmadığı içsel örüntülerle de gördüğünü hatırlattı.
Bu düşüncenin ardından, kitapta beni daha da derin düşünmeye davet eden şu diyalogla devam etmek istiyorum:
“Çok ilginç… Gözleri görmeyen ve yürüyemeyen birisi sizden şarkı söyleme yeteneği mi istedi yani?”
Yaşlı adam başını salladı. “Evet, aynen öyle… İşte bütün bu deneyimler bana, dışarıdan görünenin hiçbir şey olmadığını ve gözlerimi daha fazla eğitmem gerektiğini öğretti.”
“Gözlerinizi eğitmek mi? Nasıl?”
“Evet gözlerimi eğitmeye karar verdim. Göz, sahibine göre hareket eder ve özel olarak eğitilmezse gerçeğin kendisini değil, kendi arşivindekileri görür.
Yani geçmiş deneyimlerinizin size öğrettiği kadarını görmeye devam edersiniz.
Oysa baktığınız her yerde yepyeni bir gerçek vardır. Tıpkı göremeyen ve yürüyemeyen müşterimin, kendine özgü gerçeği gibi… Oysa ben ona ilk baktığımda en büyük eksiğinin gözleri ve yürüme yeteneği olduğunu düşünmüştüm. Meğer ne kadar yanılmışım. İşte onun için, zamanla gözlerimi kendimden uzaklaştırmayı ve yalnızca baktığım yere daha iyi bakmayı, bildiklerimi unutarak bakmayı öğrenmeye başladım.
Tıpkı bebekler gibi… Bebekler ilk kez gördükleri şeylere çok dikkatli ve uzun uzun bakarlar. Çünkü zihinlerinde onunla ilgili hiçbir bilgi yoktur ve öğrenmek için bakmaları gerekmektedir.”
“Ama öğrendikten sonra ona eskisi kadar uzun bakmazlar değil mi?”
Dikkatlerini tutumlu kullanmak zorundadırlar. Sırada öğrenilmesi gereken çok şey vardır ve tercih her zaman yeni olandan yanadır. Onun için de insan, baktıklarının bir kısmını görmeyi ve bilginin geri kalanını arşivden tamamlamayı öğrenir.”
“O halde insan hep yanılıyor.”
♡
Bu noktada dünyayı olduğu gibi değil, onu anlamlandırmayı öğrendiğimiz yerden görüyoruz sanırım. Geçmiş bize bir bakış kazandırır, fakat o bakışın her zaman gerçeği bütünüyle görebildiğinden emin olamayız.
Ve büyümek de sanırım bir insanı yeniden tanımaya, kendimize yeniden bakmaya, hayatın bize gösterdiği şeyleri ilk kez görüyormuş gibi merak etmeye cesaret edebilmektir.
Dilerim bebeklerin dünyayı keşfederken taşıdığı o saf merakı, yetişkinliğin getirdiği sorumluluk bilinciyle bir arada tutabilir; hayata hem merakla hem de gerçekliğin farkındalığıyla bakabildiğiniz, gördüklerinizin ötesini de keşfetmeye gönüllü olduğunuz günleriniz olsun.
Sevgiler… ♡
Kaynakça
Büyü Dükkânı’nda İki Çınar, Yeşim Taş Türköz
Kaynakça
- Kaynakça Büyü Dükkânı’nda İki Çınar, Yeşim Taş Türköz


