Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Baktığımız Yerde Bakılan Olmak

6 dk.okuma süresi
Baktığımız Yerde Bakılan Olmak

Baktığımız şeyi biz mi seçeriz, yoksa bazı şeyler bizi kendilerine mi baktırır?

Gündelik sezgimize göre mesele basittir: göz bakar, nesne bakılır. Freud’un bakmayı ele alışı ise görmenin göz ile nesne arasındaki bu bilindik ilişkisini bozguna uğratır. Ona göre bakmak, bakılmaya dönüşebilir; bakılmak da kendini bakılacak hale getirmeye. Yani bakan taraf ile bakılan taraf, sandığımız kadar kesin ayrılmış iki konum değildir. Aynı dürtü, bir an etkin biçimde bakarken, başka bir an kendini görülmeye sunabilir.

Burada dürtünün mantığını hatırlamak gerekir. Dürtünün meselesi, karşısındaki nesneye ulaşmak ve onu ele geçirmek değildir. Asıl mesele, nesnenin çevresinde çizdiği yolu tamamlamaktır. Doyum, varılan yerde değil, bu yolun dolaşılmasında yaşanır. Böyle olunca görmenin nesnesi de artık gördüğümüz şey olmaktan çıkar. Gözümüzün önündeki şey, görmenin asıl hedefi olmaktan çıkıp yalnızca yolun üzerindeki bir durak haline gelir. Görmek, dürtü açısından hiçbir şeyi bitirmez. Bu yüzden “gördüm, tamam” demek mümkün olmaz. Lacan’ın bakışının başlangıcı tam olarak burasıdır.

Peki bakış nedir? Karşımızdaki insanın gözleri değildir; birisinin bize gerçekten bakması da değildir. Bu yüzden birinin bize bakıyor olması, bakışın kendisi değil, olsa olsa onun bir vesilesidir. Bakış, kimsenin gözünde durmaz; görme alanının içinde, adı konulamayan bir yerde bekler. Bakış, görme alanında gözün sahiplenmesinin mümkün olmadığı şeydir. Göz her şeyi çerçeveler, ayrıntılara böler, hesaplar. Ama bu hesabın sonunda hep bir artık kalır ve bu artık görmenin hesabına bir türlü geçirilemez. Bakış, işte bu artıktır.

Göz açısından bakıldığında her şey yerli yerindedir: ben buradayım, dünya karşımdadır ve ona bakan bu gözlerimdir. Lacan, bu cümledeki mülkiyeti bozar. İnsan yalnızca dünyaya bakan değildir; daha bakmaya başlamadan önce, kendisi de dünyanın görülebilir şeylerindendir. Göz, nesneyi karşısına alıp çerçeveleyebilir ya da ayrıntılarına ayırabilir. Ancak bunları yaparken bile görme alanında gözün işgal edemeyeceği bir toprak parçası vardır. Bu özerk bölgenin adı, objet a olarak bakıştır. Göz ne kadar ilerlerse ilerlesin, bu bölgeye giremez; çünkü bu bölge, gözün sahip olduğu şeylerin değil, gözün sahip olamadığı şeyin yurdudur.

Bu fikri en çarpıcı biçimde Holbein’ın Elçiler tablosu gösterir. Tablonun alt kısmında, yalnızca yandan bakıldığında bir kafatası olarak okunabilen çarpık bir leke vardır. Seyirci tabloyu dışarıdan, güvenli bir noktadan izlediğini sanırken, bu leke onu tablonun içine, görülenlerin arasına çeker. Göz bir an için kendi konumundan sarsılır: izleyen olduğunu sanan kişi, aynı anda izlenen sahnenin bir parçası haline gelir. Bakış, tam da bu sarsıntıda kendini belli eder.

Bunu en iyi, hepimizin bildiği bir sahne gösterir. Telefonda galerimize girip “o fotoğrafa” defalarca bakarız. Bunun sebebi, o fotoğrafı yeterince iyi görmememiz kesinlikle değildir. İtiraf edelim: döne döne baktığımız o fotoğrafın her pikselini ezbere biliriz. Kimin nerede durduğunu, ışığın nereden geldiğini, hangi ayrıntının neyi sakladığını biliriz. Yine de bir sonraki akşam aynı fotoğrafa dönüp bir kez daha bakarız.

Çünkü bilmediğimiz bir şey var: gördüğümüz şey, bizi o fotoğrafa bağlayan şeyi bir türlü vermez. Fotoğrafta olan her şey gözün önündedir, ama bizi oraya çeken şey, gözün önünde olanların arasında bulunmaz. Bu yüzden defalarca baksak da gözlerimiz bu bakmaya bir türlü doymaz. Gözlerimiz fotoğrafta ne olduğunu gayet iyi bilir; buna rağmen dönüp bir kez daha bakar. Bu tekrar, görmenin eksikliğinden değil, dürtünün işleyişinden gelir. Çünkü dürtü, yalnızca orada ne olduğuyla ilgilenmez. Onun ilgilendiği şey, bakma yolunun kendisini tamamlamaktır. Her bakış bu yolun bir turunu daha atar ve yol bu yüzden hiç bitmez.

Burada şunu sormak gerekir: defalarca o fotoğrafa baksam da, bakmaya doyamadığım ya da bakarak doymamın mümkün olmadığı şey ne? Cevap, fotoğrafın içinde aranırsa bulunamaz. Çünkü aradığımız şey, fotoğrafta bulunan bir ayrıntı değildir. Eğer öyle olsaydı, yeterince dikkatli bir bakış onu bulur ve mesele kapanırdı. Oysa mesele bilgi meselesi değildir. Ne kadar çok bilirsek bilelim, bilginin hesabına geçmeyen bir kalıntı hep geriye kalır. Bu kalıntı, arzuyu harekete geçiren şeydir. Dikkat edilmesi gereken nokta şudur: objet a, arzunun peşinden gittiği bir nesne gibi düşünülmemelidir. O, peşinden gidilen şey değil, gitmeye iten boşluktur.

Bu yüzden fotoğraf, yalnızca bakılan bir şey olarak kalmaz. Çoğu zaman o fotoğraf, bir kişinin, bir anın ya da artık ulaşamadığımız bir benlik halinin izidir. Orada donmuş bir sahne vardır ve biz o sahnenin dışında değilizdir. Fotoğrafa bakarken aslında kendimizi, görülen şeylerin arasında bir yerde buluruz. Bu, fotoğrafın bize baktığı anlamına gelmez; ama bakışın tam olarak bu noktada, bizi bakılan konuma yerleştirdiğini gösterir. Fotoğrafa her dönüşümüzde onu daha iyi görmeyiz. Yalnızca aynı boşluğun çevresinde bir kez daha dolaşırız. Gözün sahiplenemediği o toprak parçası, her seferinde yeniden bizi çağırır ve biz her seferinde bu çağrıya bakarak karşılık veririz.

İşte bu yüzden bakmaktan bıkmak mümkün değildir. Bıkmak, nesnenin tükenmesine bağlı olurdu; nesne bilinir, ezberlenir, sonunda yorar. Oysa biz yalnızca nesnenin peşinde değiliz. İnsan baktığı yerde yalnızca nesneyi değil, kendisinin de çoktan nesne olduğu dünyayı bulur. Görülebilir şeylerin arasında kendi yerimizi ararız ve görme bu yeri bize hiçbir zaman tam olarak vermez. Bu yüzden bakmak, bir şey öğrenme işinden çok, öznenin kendi eksikliğiyle kurduğu bir ilişkidir. Belki de galerimizdeki o fotoğrafa her dönüşümüz, aslında kendimize dönüşümüzdür: bakan olarak değil, bakılabilen biri olarak, görülen dünyanın içinde hâlâ yerini arayan biri olarak...

Kaynakça

  • Freud, S. (1915). Instincts and Their Vicissitudes (Triebe und Triebschicksale). Standard Edition, Vol. 14.
  • Lacan, J. (1964). The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis (Seminar XI): “Göz ile Bakış Üzerine” bölümü.
M. Said Şengül M. Said Şengül
İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Psikoloji bölümünden onur derecesiyle mezun olan M. Said Şengül, klinik alandaki çocuk, ergen ve genç yetişkin üzerine inşa etmektedir. Mesleki geşişim sürecini Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kızılay Toplum Merkezleri ve Rehber Klinik bünyesinde tamamladığı klinik stajlarla pekiştirmiş ağır psikopatolojiler ve grup terapileri süreçlerinde aktif deneyim kazanmıştır. Geniş bir psikometrik test bataryasına (WISC-R, MMPI, MOXO vb.) hakimdir; özellikle nörobilişsel değerlendirmeler ve özgül öğrenme güçlüğü alanlarında uzmanlaşmıştır. Klinik pratiğinde özellikle anlam krizi, tanınma ihtiyacı, ilişki örüntüleri ve kimlik organizasyonu üzerine yoğunlaşmaktadır. Modern insanın ontolojik yalnızlığı ve ilişkisel süreçleri akademik ilgi alanları arasındadır. Psikolojik iyileşmeyi semptom azaltımının ötesinde, kendilik yapısında gerçekleşen organizasyonel bir dönüşüm olarak ele almaktadır. Çeşitli seminer ve atölyelerde konuşmacı olarak yer almakta, psikoloji alanında yazılar kaleme almaktadır.
Psikolog Rehberi Psikolog · Çankaya, Ankara · Yüz yüze ve online

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!