Günümüzde sessizlik giderek daha az karşılaştığımız bir deneyime dönüşüyor. Sabah gözümüzü açar açmaz telefona bakıyor, işe giderken müzik ya da podcast dinliyor, beklediğimiz birkaç dakikayı sosyal medyada geçiriyor ve çoğu zaman televizyon izlerken bile ikinci bir ekrana yöneliyoruz.
Bildirimler, kısa videolar, mesajlar, haberler ve sürekli yenilenen içerikler zihnimizi kesintisiz biçimde uyarıyor. Bu yoğun dijital akışın en dikkat çekici sonuçlarından biri ise şu olabilir: Zihin sürekli uyarılmaya alıştıkça, uyaransız kalmak giderek daha zor hale geliyor.
Burada mesele yalnızca teknoloji kullanım süresi değildir. Asıl önemli olan, zihnin boşluk, bekleme, can sıkıntısı ve sessizlikle kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğidir.
Boş Kalan Her Anı Neden Dolduruyoruz?
Otobüs beklerken, asansördeyken, bir arkadaşımızı birkaç dakika beklerken ya da yemek sırasında elimizin otomatik olarak telefona gitmesi çoğu zaman bilinçli bir tercih değildir.
Zihin, boş kaldığı anlarda hızlı bir uyaran aramaya başlayabilir.
Telefon bu noktada oldukça kolay bir çözüm sunar. Sıkıldığımızda yeni bir video, merak ettiğimizde bir arama, yalnız hissettiğimizde sosyal medya, kaygılandığımızda ise dikkatimizi dağıtabilecek sınırsız içerik vardır.
Böylece günlük hayatın doğal parçaları olan bekleme, sıkılma ve sessizlik giderek daha az deneyimlenmeye başlanır.
Sıkılmak Gerçekten Kaçınılması Gereken Bir Durum mu?
Sıkılma çoğu zaman olumsuz bir deneyim gibi görülür. Oysa zihnin sürekli dış uyaranlarla meşgul olmadığı zamanlar psikolojik açıdan önemli olabilir.
İnsan bu anlarda düşüncelerini fark edebilir, zihinsel olarak gününü değerlendirebilir, hayal kurabilir veya yeni fikirler geliştirebilir.
Her boşluk doldurulması gereken bir eksiklik değildir.
Ancak kişi uzun süre yoğun ve hızlı uyarıcılara maruz kaldığında daha yavaş ilerleyen aktiviteler zorlayıcı hale gelebilir.
Kitap okumak, tek bir konu üzerinde çalışmak, uzun bir konuşmayı dinlemek ya da yalnızca birkaç dakika sessizce oturmak eskisine göre daha fazla çaba gerektiriyormuş gibi hissedilebilir.
Kısa video içerikleri birkaç saniye içerisinde farklı bir görüntü, hikâye, ses veya duygu sunar.
Bir içerik ilgimizi çekmediğinde hemen diğerine geçebiliriz. Böylece zihin beklemek zorunda kalmaz.
Bir sonraki içeriğin ne olacağını bilmemek de dikkati canlı tutar. Bu sürekli yenilik hali, kişinin daha uzun süreli ve daha az uyarıcı aktiviteler karşısında sabrını etkileyebilir.
Bu noktada “kısa video izlemek dikkati bozar” gibi kesin ve tek yönlü bir yargıya varmak doğru değildir. Dikkat; uyku, stres, motivasyon, ruh hali ve çevresel koşullar gibi birçok faktörden etkilenir.
Ancak günlük yaşamın büyük bölümü hızlı ve sürekli değişen içeriklerle dolduğunda, zihnin düşük uyarımlı ortamlara alışması güçleşebilir.
Sürekli uyarılmanın yalnızca dikkatle değil, duygu düzenlemeyle de ilişkili önemli bir yönü vardır.
Dış uyaranlar azaldığında kişinin dikkati kendi iç dünyasına dönebilir.
Bu durumda daha önce ertelenmiş bir üzüntü, yalnızlık, kaygı, öfke ya da çözülmemiş düşünceler görünür hale gelebilir.
Bu nedenle bazı kişiler için sessizlik huzur değil, huzursuzluk anlamına gelebilir.
“Boş kaldığımda çok düşünüyorum.”
“Bir şey dinlemeden uyuyamıyorum.”
“Telefon elimde olmayınca huzursuz oluyorum.”
gibi ifadeler bazen yalnızca teknoloji alışkanlığını değil, kişinin kendi iç dünyasıyla baş başa kalmakta zorlandığını da gösterebilir.
Bu noktada dijital içerikler bir tür duygusal kaçınma aracına dönüşebilir.
Günün sonunda sosyal medyada gezinmek çoğu zaman dinlenmek gibi hissedilir.
Ancak fiziksel olarak hareketsiz olmak ile zihinsel olarak dinlenmek aynı şey değildir.
Ekran karşısında kişi kısa süre içerisinde onlarca farklı görüntüye, duyguya ve bilgiye maruz kalabilir.
Bir haber kaygı yaratırken birkaç saniye sonra komik bir video, ardından bir reklam ve sonrasında başka bir insanın hayatıyla ilgili bir içerik gelebilir.
Zihin çok kısa süre içerisinde oldukça farklı duygusal bağlamlar arasında geçiş yapar.
Bu nedenle kişi gün sonunda;
“Bugün çok fazla bir şey yapmadım ama zihnim çok yorgun.”
diye hissedebilir.
Bu yorgunluğun bir kısmı fiziksel çabadan değil, sürekli dikkat değiştirmekten kaynaklanabilir.
Bir bildirim geldiğinde yalnızca birkaç saniye telefona bakmak önemsiz görünebilir.
Ancak dikkat her bölündüğünde zihnin yeniden önceki göreve dönmesi gerekir.
Bu durum gün içerisinde defalarca tekrarlandığında kişinin kesintisiz odaklanma deneyimi azalabilir.
Bir süre sonra bildirim gelmesine bile gerek kalmaz.
Kişi;
“Acaba bir şey geldi mi?”
düşüncesiyle telefonu kendiliğinden kontrol etmeye başlayabilir.
Böylece dışarıdan başlayan uyarılma süreci zamanla içsel bir beklentiye dönüşür.
Sessizlik Neden İlk Başta Rahatsız Edici Gelebilir?
Yoğun dijital uyarıma alışmış birinin bir anda telefonu kapatıp uzun süre sessiz kalması kolay olmayabilir.
Sıkıntı, huzursuzluk veya telefonu kontrol etme isteği ortaya çıkabilir.
Bu durum irade eksikliği anlamına gelmez.
Zihin alıştığı uyarım düzeyini arıyor olabilir.
Burada önemli olan rahatsızlık ortaya çıktığında onu hemen ortadan kaldırmaya çalışmamaktır.
Çünkü kişi her huzursuzluk hissettiğinde hızlı bir uyarana yönelirse, rahatsız edici duygularla kalma ve onları düzenleme kapasitesi daha az kullanılabilir.
Modern yaşam çoğu zaman boşluğu verimsizlik gibi değerlendirir.
Bir şey dinlemiyorsak, öğrenmiyorsak, üretmiyorsak veya tüketmiyorsak zamanı boşa geçiriyormuşuz gibi hissedebiliriz.
Oysa zihnin sürekli performans halinde olması gerekmez.
Kısa süre telefon olmadan yürümek, yemek sırasında ekrana bakmamak, bir işi yaparken başka içerik tüketmemek veya birkaç dakika boyunca yalnızca bulunduğumuz ortamı fark etmek zihinsel alan yaratabilir.
Bu alanların yeni bir performans hedefi haline gelmemesi önemlidir.
Amaç “her gün mutlaka sessiz kalmalıyım” şeklinde yeni bir zorunluluk oluşturmak değil, her boşluğu doldurmak zorunda olmadığımızı yeniden deneyimleyebilmektir.
Teknolojiyi tamamen hayatımızdan çıkarmak ne gerçekçi ne de gereklidir.
Asıl mesele, teknolojiyi ne kadar bilinçli kullandığımızdır.
Telefonu elimize aldığımızda zaman zaman şu soruyu sormak faydalı olabilir:
“Şu anda gerçekten bir ihtiyacım olduğu için mi telefona bakıyorum, yoksa birkaç saniyelik boşluktan mı kaçıyorum?”
Bu ayrım önemlidir.
Bildirimleri sınırlandırmak, uyandıktan hemen sonra telefona yönelmemek, çalışma sırasında telefonu görüş alanının dışında tutmak veya gün içerisinde kısa ekransız dönemler oluşturmak kişinin dikkatini yeniden daha bilinçli kullanmasına yardımcı olabilir.
Buradaki hedef yalnızca ekran süresini azaltmak değildir.
Daha önemli hedef, kişinin dikkatinin nereye yönleneceğine yeniden kendisinin karar verebilmesidir.
Sessizlik yalnızca uyaranın olmadığı bir ortam değildir.
Aynı zamanda kişinin kendi düşünce ve duygularıyla karşılaşabildiği bir alandır.
Bu nedenle sessizlik zaman zaman rahatsız edici olabilir.
Ancak psikolojik esneklik, yalnızca rahat hissettiğimiz durumlarda değil; sıkıntı, belirsizlik veya boşluk hissettiğimiz anlarda da kendimizle kalabilme kapasitesiyle ilişkilidir.
Her zorlayıcı duygu ortadan kaldırılması gereken bir sorun değildir.
Bazen kaygının, can sıkıntısının veya yalnızlığın varlığını fark etmek, onu hemen bastırmaya çalışmaktan daha işlevsel olabilir.
Sonuç: Sessizlik Kaybettiğimiz Bir Beceriyi Hatırlatıyor Olabilir
Sürekli uyarılma çağında asıl mesele teknolojinin varlığı değil, zihnimizin onunla kurduğu ilişkinin giderek otomatik hale gelmesidir.
Her bekleme anını telefonla doldurmak, her sıkıntıyı yeni bir içerikle bastırmak ve her sessizliği ortadan kaldırmak kısa vadede rahatlatıcı olabilir. Ancak uzun vadede kişinin dikkatini sürdürme, sıkıntıya tolerans gösterme ve kendi iç dünyasıyla temas kurma biçimini etkileyebilir.
Sessizlik ilk başta boşluk gibi hissedebilir. Oysa bazen tam tersine zihnin kendine yeniden yer açabildiği alandır.
Belki de günümüz insanının ihtiyacı daha fazla içerik, daha fazla bilgi veya daha fazla uyarılma değildir.
Bazen ihtiyacımız olan şey, herhangi bir şeyi izlemeye, dinlemeye veya kontrol etmeye ihtiyaç duymadan birkaç dakika boyunca yalnızca olduğumuz yerde kalabilmektir.
Çünkü dikkatimizin sürekli dışarıdan yönlendirildiği bir çağda, zihnimizin nereye döneceğine yeniden kendimizin karar verebilmesi psikolojik iyi oluşun önemli parçalarından biri haline gelmektedir.
Psikolog Beyza Çoban


