Neden bazı anılardan kaçarken bazı anılara yakalanıp dururuz? Zihnimizdeki anıları bir rafta hayal edersek, bazı anılar o rafın hiç uzanamayacağımız ücra köşelerinde, bazılarıysa elimizin altında bulunur. Elimizin altında bulunanlar bazen bize mutluluk verir, bazen derin bir üzüntü yaşatır, bazen de içimizi öfkeyle doldurur. Bu kadar elimizin altında saklamamızın nedeni, onları kolayca kabullenebiliyor olmamızdır. Ancak bazı anılarımızı kabul etmekte zorlanırız. Yaşadıklarımızı, başkasına yaptıklarımızı ya da bize yapılanları, unuttuklarımızı ya da bizi unutanları, görmezden geldiklerimizi, yaşanmasını hiç istemediğimiz halde yaşananları… Kabul etmediğimiz her anımızı zihnimizin geri planına atarız. Bu anılar, bilinçaltımızın derinliklerinde bizimle beraber yaşamaya devam eder. Dahası, hayatımızda en çok etkisi olanlar elimizin altındaki anılar değil, bilinçaltımızda yaşayan görmezden geldiğimiz anılardır. Bu anılar, geçmişimizden gelip şimdimizi ve geleceğimizi etkilerler. Onları görmezden gelmeye devam edip kabul etmedikçe, yeni anılarda kendilerini göstermek için çalışmaya devam ederler. Ne zaman ki biz onların varlığını kabul eder, onlarla barışırsak, işte o zaman geçmişimizin bizi tekrar tekrar aynı hatalara düşürmesine izin vermeyiz. Zihnimizin karanlık odası olan bilinçaltımızın ışıklarını yakarız. Bir kere ışıkları yanan bilinçaltı, içindeki anıların gün yüzüne çıkmasına izin verir. Maalesef ki bu durum, hemen kabullenilen, hiçbir acı yaşanmadan düzene giren bir durum değildir. Aksine, insanların terapi seanslarında en çok zorluk yaşadıkları, en çok kırılmaya maruz kaldıkları durumlar, işte tam da bilinçaltının gün yüzüne kavuştuğu anlardır. Zihnimiz çok acı çektiğinde otomatik olarak kendini kapatır; bu, beynin savunma mekanizmasıdır. Bizler beynimizin çok acı çektiği için görmezden geldiği kısmı gün yüzüne çıkardığımızda, zamanında yaşamadığımız acılar bugünümüze ilk günkünden daha fazla katlanmış bir şekilde gelir. Ama bu acıları yaşadığımızda onlarla nasıl başa çıkacağımızı bilmezken, onları aydınlığa kavuşturduğumuzda onlarla nasıl başa çıkacağımızı biliyor oluruz. Çünkü bir yere ışık yakarsanız, artık karanlıklarda ışık yakmak daha kolay hale gelir.
Geçmişe ulaşmak kolay değil, hele ki geçmişte yaşananları kabul etmek hiç kolay değil. Bazı anılar var ki, hatırlayınca kalbinizde acısını tıpkı bugün yapılmış gibi hissedersiniz. Ama o anıları kabul ettiğinizde, bütün bu anıların geçmişte kaldığını ve bittiğini fark edersiniz. Dünya hızla dönerken ve saniyeler birbiri ardına koştururken, yanımızda kötü anıların ağırlığını taşımak bize sadece zorluk verir. Oysa ki güzel anılar bize hiçbir ağırlık oluşturmaz; onların varlığı bize sadece hafiflik verir. Ve onlarla birlikte yol almak, uçmak gibi bir his verir insana. Bütün güzel anıların balon olduğunu düşünürsek, bizi uçurmalarının sebebini düşünmemize gerek kalmaz. Ancak kötü anılar ağır taşlardan başka bir şey değildir. Bu ağır taşları ait olduğu yerlere ulaştırmaya çalışırken yoruluruz, acı çekeriz, yara alırız. Biz bu yola ‘belirsizlik’ deriz. Oysa ki bütün belirsizlikler, belirli bir yere ulaşabilmek için vardır. Ama biz o yere ulaşmadan bütün bunları ‘belirsizlik’ olarak görürüz. Bilmeyiz ki bu belirsizlikler, bizi yolun sonunda karşılaşacağımız sonuca hazırlar. Sonra bir gün bu belirsiz yol biter ve biz nihayet yolun sonuna ulaşırız. O ağır taşları bu yolun sonunda bırakıp yürümeye devam etmemiz gerekir. Bir yolda çok fazla zaman harcamak, bir başka yoldaki zamanımızı kaybetmek demektir. Daha yürünecek çok güzel yollarımız olduğuna göre, zamanımızı gereksiz yollarda kaybetmemeliyiz. Zamanımız kısıtlı ve bu yüzden de çok kıymetli; bu kıymeti hak edenler zamanımızdan pay alabilmeli. Ağır taşları gerekli yerlere bıraktığımızda bazen yara aldığımızı fark ederiz, yorulduğumuzu hissederiz. Bazen durmamız gerekir; yaralarımızı sarmak için, dinlenmek için… Artık yeniden yürümeye hazır hissettiğimizde, ağır taşların yerini güzel anılarla dolu balonların aldığını görürüz. Yürümek ne kadar hafif bir hismiş, onu öğreniriz. Ve bu güzel balonların bizi güzel yollara ilerletmesine izin veririz.
İşte bu güzel yollara ulaşabilmek için önce rafın arkasına gizlediğimiz anılarımızı, bilinçaltımızın karanlık odalarında sakladığımız anıları gün yüzüne çıkartmamız lazım. Küçükken hasta olduğumuzda doktorlar iğne vururken, “Evet, acıyacak ama bir kere acıyacak, sonra iyileşeceksin. Şurup içersen hastalığın hemen geçmez, acı çekmeye devam edersin” derlerdi. Büyüdük ama iğneler ve şuruplar hâlâ hayatımızdalar. Sizler de şurup içmeye devam ederseniz, muhtemelen hastalığınız geçmeyecek ve daha çok uzun süre acı çekmeye devam edeceksiniz. Ama eğer iğne vurulursanız, canınız bir kere acıyacak ama sonrasında iyileşeceksiniz.
Bir terapist adayı olarak, ağır taşları bırakıp balonların sizi uçurmasına izin verdiğinizde hayatın çok daha güzel olduğunu söyleyebilirim. Üstelik hayattaki her şey birbirini çekiyormuş; ağır taşlarla yürümeye devam ettikçe yeni ağır taşlar buluyormuşsunuz, balonlarla yürümeye devam ettikçe de yeni balonlar ekleniyormuş. Kısacası, güzel yollar güzel yolları açıyormuş. Bazı anıları rafın arkasına iteklemek yerine elimize alıp kabul etmeli ve sevgiyle uğurlamalıyız. Raflarımızda güzel anılara yer açmak gerekiyor; bunun en iyi yolu da arkaya iteklediklerimizi serbest bırakmaktan geçiyor.
Birkaç yıl önce çektiğim bir videoda, “Hayatımdan çıkanlara teşekkür ederim, yeni girecek olanlara yer ayırdılar.” demişim. Sanırım bu yazıya en çok uyan cümle bu olur: Hayatımdan çıkanlara teşekkür ederim, yeni girecek olanlara yer ayırdılar.


