Popcorn Brain: Bir Düşünceden Diğerine Savrulan Zihni Sakinleştirmek
Bazen kendimi tam masanın başına oturmuş, sadece önümdeki yazıya ya da derse odaklanmaya çalışırken buluyorum ama bir bakıyorum ki aklım bambaşka bir yerde; bir bildirim sesiyle başlayan o küçücük dikkat dağılması, saniyeler içinde beni dün gece yarım bıraktığım bir düşünceye, oradan birden aklıma takılan eski bir sohbete, sonra da istemsizce bir sonraki hafta yapmam gereken teslimlere kadar sürüklüyor. Tıpkı sıcak tavada kapağın altında durmadan patlayıp sağa sola çarpan mısır taneleri gibi, zihnimdeki fikirler de tek bir noktada duramadan oradan oraya fırlıyor ve işte buna günümüzde tam olarak Popcorn Brain yani patlamış mısır beyni deniyor. Aslında bu durum bizim yetersiz, iradesiz ya da tembel olmamızdan kaynaklanmıyor; her an yeni bir video, anlık mesajlar ve hızlıca kaydırıp geçtiğimiz içeriklerle beynimizin ödül mekanizmasını o kadar hızlı ve yoğun çalışmaya alıştırdık ki, artık hayatın kendi doğal, durağan ve yavaş temposu beynimize fazlasıyla sıkıcı ve yetersiz gelmeye başlıyor. Bir şeyleri yavaşça okumak, sayfalarca süren bir makalenin içinde kaybolmak, derinlemesine düşünmek ya da sadece durup boşluğa bakmak neredeyse imkânsız bir eyleme dönüşüyor, çünkü zihnimiz hep o bir sonraki minik uyarılmanın, o küçük dopamin kıvılcımının peşinde koşmak istiyor. Üstelik bu koşturmaca sadece telefon elimizdeyken de sürmüyor; ekranı kapatsak bile arka planda yüzlerce sekmesi açık kalmış bir internet tarayıcısı gibi yorgun, dağınık, her an bir şeyleri kaçırıyormuş hissiyle baş başa kalıyoruz. Gün boyu oradan oraya savrulan bu zihinsel yük, akşam olduğunda hiçbir şey yapmamış gibi hissetmemize rağmen omuzlarımıza inanılmaz bir zihinsel yorgunluk ve içsel bir huzursuzluk bırakıyor.
Bu zihinsel sisi dağıtmanın ve savrulan dikkati yeniden toparlamanın yolu ise kendimize yüklenip saatlerce zorla masada oturmaya çalışmaktan değil, küçük ama gerçekten işe yarayan adımlarla zihne yeniden nefes alabileceği bir alan açmaktan geçiyor. Her şeyden önce, aklıma aynı anda üşüşen ve beni boğan o onlarca görevi, teslim tarihini ya da rastgele düşünceyi tek bir yerde tutmaya çalışmaktan vazgeçip önüme temiz bir kâğıt alarak zihnimdekileri filtresizce kâğıda dökmek bana her zaman çok iyi geliyor. Çünkü zihinde uçuşan şeyler soyut kaldığı sürece beyin onları sürekli hatırlamak zorunda olduğunu sanıyor ve arkada kocaman bir alarm sistemi çalıştırıyor; oysa o düşünceleri somut olarak kâğıdın üzerine bıraktığınızda zihin birden hafifliyor ve “tamam, hepsi burada güvende, artık unutma korkusuyla savrulmana gerek yok” mesajını alıyor. Hemen ardından, patlamış mısır beyninin getirdiği o düşük odak eşiğini kabul edip kendimden bir anda iki saat boyunca aralıksız çalışmayı beklemek yerine, süreyi daha yönetilebilir küçük parçalara bölmeyi seçiyorum; on beş ya da yirmi dakikalık minik odak blokları koyup, o süre boyunca sadece tek bir işle ilgilenmek hem gözümde büyüyen direnci kırıyor hem de zihnime yeniden tek bir noktada kalabilme pratiği kazandırıyor. Üstelik bu minik blokların sonunda verilen molalarda hemen elimi telefona uzatmak yerine, sandalyeden kalkıp pencereden dışarıya, gökyüzüne ya da uzak bir noktaya birkaç dakika boyunca öylece bakmak, sürekli daracık bir ekrana kilitlenmiş beyni o fokal stresten çıkarıp panoramik bir rahatlama evresine taşıyor.
Tüm bunların yanında en büyük farkı yaratan şey ise çevremi beni sürekli kışkırtan tuzaklardan arındırmak oluyor; irademe güvenip telefonu yanı başımda tutmak yerine, onu tamamen görüş alanımdan çıkarmak, hatta ekranı siyah beyaz yaparak o renkli ve parlak bildirimlerin yarattığı sahte cazibeyi söndürmek, beynin sürekli yeni bir ödül arama iştahını hissedilir biçimde sakinleştiriyor. Fakat belki de en önemlisi ve günümüz dünyasında başarması en zor olanı, bilinçli olarak biraz sıkılmaya izin vermek; otobüs beklerken, bir kahve sırasındayken ya da iki iş arasındaki o küçücük boşluklarda hemen cebe davranıp parmakları ekranda kaydırma refleksini frenleyebilmek zihne hayatında uzun zamandır tatmadığı bir dinlenme şansı tanıyor. Zihnin hiçbir dış uyaran tarafından işgal edilmediği o sessiz anlar, beynin aslında kendi yaratıcı hikâyesini yazmaya, dağınık parçaları birleştirmeye ve kendi kendini onarmaya başladığı en kıymetli zamanlar oluyor. Düşüncelerimin daldan dala atladığını, odaklanmam gereken şeyden uzaklaşıp bambaşka sulara sürüklendiğimi fark ettiğim o anlarda kendime kızmak, başarısız hissetmek ya da kendimi suçlamak yerine; bunun sadece maruz kaldığımız bu çılgın dijital hızın çok doğal bir yansıması olduğunu hatırlatıyorum kendime. Dikkati yeniden eğitmek tıpkı esnekliğini yitirmiş bir kası sabırla çalıştırmak gibi bir süreç; her savrulduğumda zihnimi yargılamadan, bir parça şefkatle ve ısrarla tekrar önümdeki o yalın ana çağırdıkça, o içimdeki patlamış mısır tanelerinin gürültüsü de yavaş yavaş yerini çok daha dingin, berrak ve huzurlu bir odaklanmaya bırakıyor.



