Yaşamadığımız İhtimalleri Neden Romantize Ederiz? İnsan zihninin en ilginç taraflarından biri, hiç yaşanmamış bir hayat için bile özlem duyabilmesidir. Bazen bir ilişki hiç başlamadan biter, bazen bir karar alınmadan vazgeçilir, bazen de hayat bizi başka bir yola götürür.
Aradan zaman geçtikçe ise geride kalan ihtimal, yaşanmış bir gerçeklikten daha güzel görünmeye başlayabilir. “Ya şöyle olsaydı?” sorusu zihnimizde büyür. O kişinin hayatımızda kaldığı, o kararı verdiğimiz, o şehirde yaşadığımız, o fırsatı değerlendirdiğimiz alternatif bir hayat kurarız.
Bir süre sonra gerçek hayatta hiç yaşanmamış bir senaryoya karşı gerçek bir özlem hissetmeye başlarız. Bunun önemli nedenlerinden biri, zihnin belirsizliği kendi bildiği şekilde tamamlamasıdır. Yaşanmamış bir şeyin nasıl sonuçlanacağını hiçbir zaman bilemeyiz.
Tam da bu yüzden onun sonunu zihnimiz belirler. Gerçek bir ilişkinin içinde sevgi kadar kırgınlık, heyecan kadar hayal kırıklığı, yakınlık kadar çatışma da vardır. Birlikte geçirilen zaman arttıkça insanlar birbirlerinin kusurlarını, alışkanlıklarını, farklılıklarını ve birbirlerini zorlayan yönlerini görür.
Oysa hiç yaşanmamış bir ilişkide bunların hiçbirini deneyimlememişizdir. Zihin, eksik kalan yerleri çoğu zaman istediği gibi doldurur. Böylece gerçek bir insanın yerine, bizim ihtiyaçlarımızdan ve beklentilerimizden oluşan bir versiyon geçebilir.
Bu nedenle bazen özlediğimiz kişi gerçekten o kişi değildir. Onunla yaşayabileceğimize inandığımız duygudur. Onun yanında nasıl hissedeceğimizi düşündüğümüz hâlimizdir.
Belki daha çok sevileceğimizi, daha değerli hissedeceğimizi, daha güvende olacağımızı ya da hayatımızın daha anlamlı olacağını düşünmüşüzdür. Dolayısıyla kayıp yalnızca bir insanın kaybı değildir. Aynı zamanda o insan üzerinden kurduğumuz geleceğin de kaybıdır.
Üstelik insan zihni gerçekleşmiş olanla gerçekleşmemiş olanı karşılaştırırken adil davranmaz. Yaşadığımız hayatın bütün ayrıntılarını biliriz. Hatalarımızı, pişmanlıklarımızı, sıkıldığımız günleri, tartışmaları, yanlış kararları ve zorlandığımız anları hatırlarız.
Fakat gerçekleşmemiş ihtimalin yalnızca hayal edebildiğimiz tarafını biliriz. Onunla ilgili elimizde gerçek bir deneyim olmadığı için kötü ihtimaller soyut kalır. Böylece bir taraf gerçekliğin bütün ağırlığını taşırken, diğer taraf yalnızca ihtimallerden oluşur.
Gerçek olan yorucu, hayali olan ise kusursuz görünmeye başlar. Bu yüzden “Eğer onu seçseydim daha mutlu olurdum” düşüncesi çoğu zaman düşündüğümüz kadar kesin değildir. Çünkü aslında iki gerçek hayatı karşılaştırmayız.
Bir gerçek hayatı, zihnimizin kurguladığı alternatif hayatla karşılaştırırız. Birinde yaşanmış bütün zorluklar vardır, diğerinde ise henüz yaşanmamış olduğu için hiçbir bedel yoktur. Seçilmeyen yolların romantize edilmesinde pişmanlık da önemli bir rol oynar.
İnsan zihni geçmişte yaptığı seçimlerin sorumluluğunu taşımakta zorlandığında alternatif senaryolar üretmeye başlayabilir. “Başka türlü davransaydım ne olurdu?” sorusu bazen geçmişi anlamaya çalışmaktan çok, geçmiş üzerinde hâlâ bir kontrolümüz olduğunu hissetme çabasıdır. Çünkü kesinleşmiş bir geçmişi değiştiremeyiz.
Fakat zihnimiz onu tekrar tekrar düşünerek sanki başka bir sonuç yaratabilecekmişiz gibi davranabilir. Bu düşünce kısa süreliğine kontrol hissi verse de zamanla insanı geçmişin içinde tutabilir. Bir de tamamlanmamış hikâyelerin zihinde bıraktığı iz vardır.
Sonu netleşmemiş ilişkiler, söylenmemiş cümleler, verilmemiş cevaplar ve gerçekleşmemiş vedalar zihinde daha fazla dönüp durabilir. Çünkü zihnimiz belirsizliğe kesinlik kadar kolay uyum sağlamaz. “Bitti” demek acı verici olsa da nettir.
“Belki başka türlü olabilirdi” ise kapıyı tamamen kapatmaz. Ve bazen insanın asıl bağlı kaldığı şey kişi değil, o kapının hâlâ aralık olduğuna dair ihtimaldir. Romantize ettiğimiz şey çoğu zaman geçmişten çok gelecektir.
Çünkü yaşanmamış bir ihtimalin içinde hâlâ sonsuz olasılık vardır. O hayatın nasıl olacağını tam olarak bilmediğimiz için onu istediğimiz biçimde hayal edebiliriz. Zihnimiz kötü senaryoları değil, ihtiyaç duyduğu senaryoyu seçebilir.
Bu nedenle yıllar sonra bile “belki onunla başka türlü olurdu” diye düşünebiliriz. Oysa belki de başka türlü olmazdı. Belki sadece başka sorunlarımız olurdu.
Burada kendimize sorabileceğimiz daha gerçekçi bir soru vardır: “Ben gerçekten neyi özlüyorum?” Bir insanı mı, onunla yaşayacağımı düşündüğüm hayatı mı, yoksa o hayatın içinde olacağıma inandığım kendimi mi? Çünkü bazen bir insanın yokluğunu değil, onunla birlikte mümkün olacağını düşündüğümüz kendimizi özleriz. Daha cesur, daha sevilen, daha sakin, daha mutlu ya da daha tamamlanmış bir versiyonumuzu.
O ihtimal gerçekleşmediğinde, sanki o özelliklerimizi de kaybetmişiz gibi hissederiz. Oysa çoğu zaman o özellikler hiçbir zaman o kişiye ait değildir. Biz onları o kişinin yanında mümkün sanmışızdır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar hayatımızdan çıktıktan sonra zihnimizde olduklarından daha büyük bir yere sahip olurlar. Gerçek hayatta kapladıkları alanla, zihnimizde kapladıkları alan aynı değildir. Çünkü gerçek insan zamanla sıradanlaşabilir, tanınabilir ve bütün yönleriyle görülebilir.
Fakat zihnimizdeki versiyonu değişmez. Ona kızmayız, onunla tartışmayız, onun bizi hayal kırıklığına uğratmasına izin vermeyiz. Çünkü zihnimizdeki kişi, gerçekliğin sınırlarından muaftır.
Bu noktada romantizasyonun kötü ya da yanlış olduğunu söylemek de doğru olmaz. İnsan zihni geçmişi anlamlandırırken doğal olarak anılarla, duygularla ve ihtimallerle çalışır. Önemli olan, zihnimizin oluşturduğu hikâyeyi gerçekliğin kendisiyle karıştırmamaktır.
“Böyle olabilirdi” ile “böyle olurdu” arasında büyük bir fark vardır. Bir ihtimalin gerçekleşmemiş olması, onun güzel olacağını kanıtlamaz. Sadece nasıl olacağını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz anlamına gelir.
Belki de bazı şeyleri geride bırakmak, onların kötü olduğunu kabul etmekle değil, onların nasıl olacağını asla bilemeyeceğimizi kabul etmekle mümkün olur. Çünkü bazen insanın vedalaşması gereken şey bir insan değil, zihninde yıllardır yaşattığı alternatif hayattır. Ve belki en zor kabul şudur: Hayatımızın gerçekleşmemiş versiyonunu özleyebiliriz ama onu kaybetmiş sayılmayız.
Çünkü hiç sahip olmadığımız bir hayatın yasını tutarken, hâlâ sahip olduğumuz hayatı gözden kaçırabiliriz. Geçmişte başka bir seçim yapmış olsaydık bugün kim olacağımızı bilmiyoruz. Belki daha mutlu, belki daha mutsuz, belki de sadece başka bir hayatın içinde olacaktık.
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. İnsan zihninin buna verdiği cevap ise çoğu zaman bir hikâye yazmak oluyor. Belki iyileşmek, o hikâyeyi tamamen susturmak değil; onun sadece bir ihtimal olduğunu hatırlamak.
Çünkü yaşanmamış hayatların en büyük avantajı şudur: Onları hiçbir zaman hayal kırıklığına uğratacak kadar yakından tanımayız.
Kaynakça
- Byrne, R. M. J. (2017). Counterfactual thinking: From logic to morality. Current Directions in Psychological Science, 26(4), 317–322. van Dijk, E., & Zeelenberg, M. (2005). On the psychology of “if only”: Regret and the comparison between factual and counterfactual outcomes. Organizational Behavior and Human Decision Processes, 97(2), 152–160. https://doi.org/10.1016/j.obhdp.2005.04.001

