Çocukların gelecekte kendi ayakları üzerinde durmasını istiyoruz. Bunun için onlara mümkün olduğunca çok şey kazandırmaya çalışıyoruz. Bir enstrüman, yabancı dil, spor dalı, iyi bir akademik temel… Çocuğun geleceğine dair pek çok şeyi bugünden düşünmek ve ona mümkün olduğunca fazla fırsat sunmak, çoğu zaman sevginin ve iyi bir gelecek kurma isteğinin bir parçası. Fakat bütün bunların içinde daha sessiz kalan başka bir alan var: Çocuğun kendi hayatını deneyimleyebilmesi. Çünkü bir çocuğun gelişimi yalnızca öğrendiği bilgiler ya da kazandığı beceriler üzerinden ilerlemiyor. Kendi eşyalarını toplaması, yapabileceği bir işi kendi başına tamamlaması, unuttuğu bir şeyin sonucuyla karşılaşması, bir sorunla karşılaştığında önce kendi çözümünü düşünmesi de bu sürecin bir parçası; yetişkinin birkaç dakikada halledebileceği bir işi çocuğun daha uzun sürede tamamlamasına izin vermek de.
Gündelik hayatın içinde küçük görünen bu deneyimler, çocuk için “Bunu ben yaptım.” duygusunu taşıyor. Kendi başına denemek, bir şeyleri becerebildiğini görmek ve gerektiğinde hatasının sonucuyla karşılaşmak, yeterlik ve özerklik duygusunun geliştiği alanlardan biri. Ne var ki çocuğun kendi başına deneyimlemesine alan açmak yetişkin için her zaman kolay değil. Çocuğun zorlanmasını istememek, işini kolaylaştırmak, onun yerine düşünmek ya da bir sorun ortaya çıkmadan önce çözmek çoğu zaman sevgiden ve sorumluluk duygusundan besleniyor. Üstelik bir çocuğun uğraştığını, başarısız olduğunu ya da üzülerek baş etmeye çalıştığını izlemek de zorlayıcı olabiliyor. Müdahale etmek ise çoğu zaman çok daha kolay: Önündeki engeli kaldırabilir, onun adına konuşabilir, kaybettiğini telafi edebilir, yapamadığını tamamlayabiliriz. Oysa çocuğun her zorlanması çözülmesi gereken bir sorun değil. Bazı deneyimlerin içinde kalmak, çocuğun kendi çözümünü bulmasına ya da yaşadığının sonucuyla karşılaşmasına fırsat verebiliyor. Bir arkadaşının onun istediği oyunu oynamak istememesi, bir anlaşmazlığı kendi yöntemleriyle çözmeyi denemesine; yaptığı bir hatanın sonucuyla karşılaşması, onu nasıl düzelteceğini düşünmesine; beklemek zorunda kalması ise her istediğinin hemen gerçekleşmeyeceğini deneyimlemesine alan açıyor.
Burada mesele çocuğu zorluklarla baş başa bırakmak değil. İhtiyaç duyduğunda yanında olmakla, onun yapabileceği her şeyi onun adına yapmak arasında bir denge kurabilmek. Bazen çocuğun birkaç dakika daha uğraşmasına izin vermek, yaşadığı küçük bir anlaşmazlıkta hemen çözüm üretmemek ya da bir işi yetişkinin çok daha hızlı yapabileceği halde ona bırakmak, dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen ama çocuk için anlamlı deneyimler yaratıyor.
Aynı durum duygular için de geçerli. Çocukların duygularını fark etmelerini, ifade etmelerini ve bastırmamalarını istememiz önemli bir değişim. Fakat duyguları önemsemek, her yaşantının büyük bir duygusal karşılık gerektirdiği anlamına gelmiyor. Bir çocuk düştüğünde ağlamayabilir. Arkadaşı oyuncağını aldığında kısa süre sonra başka bir oyuna geçebilir. İstediği bir şey olmadığında düşündüğümüz kadar üzülmeyebilir. Çocuğun yaşadığı deneyimin büyüklüğünü, onun yerine belirlememize gerek yok.
Çocuğun duygusuna eşlik etmek, onun adına o duyguyu belirlemek değildir. Bazen ağladığında yanında kalmak, bazen ne hissettiğini anlamasına yardımcı olmak, bazen de hiçbir şey sormadan oyununa devam etmesine izin vermek anlamına gelir. Burada yetişkinin görevi çocuğun yerine duyguyu yaşamak değil, çocuğun kendi deneyimine yer açmaktır. Bu alanın önemli olmasının bir nedeni de şu: Hayal kırıklığı, beklemek, hata yapmak, istediğini elde edememek ya da bir şeyin beklediği gibi gitmemesi hayatın içinde zaten var. Çocuğun bunların her birini yaşaması gerekmiyor; hatta bazılarını yaşamaması da mümkün. Ancak yaşandığında, hemen ortadan kaldırılması gerekmiyor. Bir duygu ortaya çıktığında onu hemen değiştirmek yerine bir süre olduğu haliyle taşıyabilmek, çocuğun kendi duygusuyla ilişki kurmasına fırsat verebiliyor.
Belki de yetişkin için asıl zor olan, tam bu noktada devreye giriyor. Çocuğun üzülmesine tanık olmak, onun bir şeyde başarısız olduğunu görmek ya da yaşadığı hayal kırıklığını hemen giderememek kolay değil. Onun yerine yapmak, çözmek ya da telafi etmek kısa vadede hem çocuğun yaşadığı güçlüğü hem de bizim ona tanık olmanın verdiği rahatsızlığı azaltabiliyor. Fakat çocuğun her deneyimini biz düzenlediğimizde, onun kendi hayatı içinde karşılaşabileceği küçük denemeler ve sonuçlar da azalıyor. Bu yüzden çocukların gelecekte kendi hayatlarını kurabilmeleri için yalnızca çok şey öğrenmeye değil, kendi hayatlarının içinde bulunmaya da ihtiyaçları var. Kendi kararlarının, küçük sorumluluklarının, hatalarının, ilişkilerinin ve duygularının içinde. Her şeyi doğru yaparak değil; deneyerek, bazen yanılarak, bazen bekleyerek ve bazen de yalnızca yaşadığının kendisine ait olduğunu hissederek. Çocuğu korumak elbette ebeveynliğin önemli bir parçası. Onu desteklemek, ihtiyaç duyduğunda müdahale etmek ve henüz yapamayacağı şeylerde yanında olmak da öyle. Fakat korumak ile onun yerine yaşamak arasındaki sınır, iyi niyetin içinde kolayca belirsizleşebiliyor. Belki kendimize sorabileceğimiz soru da tam burada ortaya çıkıyor: “Bu deneyimi gerçekten onun için mi ortadan kaldırıyorum, yoksa onu böyle görmek bana mı zor geliyor?”


