İnsan Kendinden Ne Zaman Uzaklaşır?
İnsan Kendinden Ne Zaman Uzaklaşır?
İnsan bazen hayatını değiştirmek için yeni bir bilgiye değil, yıllardır doğru sandığı eski bir cümleyi fark etmeye ihtiyaç duyar. “Hayır dersem ayıp olur.” “Başarısız olduysam yeterince değerli değilim.” “Önce herkes iyi olsun, sonra sıra bana gelir.”
“Ben zaten böyleyim.”
Bu cümleler, zamanla yalnızca düşünce olmaktan çıkar; nasıl davrandığımızı, kimlerle yakınlık kurduğumuzu, hangi fırsatlara yaklaştığımızı ve nelerden vazgeçtiğimizi belirleyebilir. İnsan bazen kendi hayatından bir anda kopmaz. Her gün biraz susarak, biraz erteleyerek, biraz daha başkalarının beklentilerine uyum sağlayarak kendinden uzaklaşır. Bir anne, eğitimci ve insanı anlamaya çalışan biri olarak şunu sık sık düşünüyorum: Bizi sınırlayan, yalnızca başımıza gelenler değil; yaşadıklarımıza verdiğimiz anlam da olabilir. Çünkü olay tek başına davranışımızı belirlemez. Olayı nasıl yorumladığımız duygularımızı, duygularımız davranışlarımızı, davranışlarımız da sonuçlarımızı etkiler. Benzer sonuçları tekrar tekrar yaşadığımızda, yıllar önce zihnimizde kurduğumuz cümlelere daha çok inanabiliriz. Peki insan, kendi hayatının neresinde gerçekten vardır?
Kendimizle kurduğumuz ilişki
Kendini tanıma, öz şefkat, öz değer, öz saygı, özgüven ve öz yeterlilik… Bu kavramlar gündelik dilde sık sık birbirine karışıyor. Oysa her biri, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin başka bir yönünü anlatıyor. Kendini tanımak; ne hissettiğimizi, neye ihtiyaç duyduğumuzu ve hangi durumlarda otomatik tepkiler verdiğimizi fark edebilmektir. Öz şefkat, zorlandığımızda kendimize sert bir yargıç gibi değil, desteğe ihtiyaç duyan bir insan gibi yaklaşabilmektir. Öz değer ise başarıyla yükselip hatayla düşen bir puan değildir. İnsan, başarılı olduğunda da hata yaptığında da değerli bir varlık olmayı sürdürür. Zihin bu ayrımı her zaman kolayca yapamaz. Bir sınavdan düşük not almak, bir projede başarısız olmak, bir ilişkinin bitmesi ya da iş hayatında reddedilmek, belirli bir alanda gelişmeye ihtiyaç duyduğumuzu gösterebilir. Ancak bunlar, insan olarak yetersiz ya da değersiz olduğumuzu kanıtlamaz. “Bu kez yapamadım” düşüncesi, farkına varmadan “Ben yapamam”a; ardından “Ben yetersizim”e dönüşebilir. Özgüven ile öz yeterlilik arasındaki farkı basit bir örnekle anlatabiliriz. Direksiyon başına geçmeye cesaret etmek özgüvenle, aracı kullanma becerisini geliştirmek öz yeterlilikle ilgilidir. Özgüven denemeye yaklaşmamızı sağlar. Öz yeterlilik ise öğrenerek ve çalışarak belirli bir işi yapabileceğimize dair inancımızdır. Bu yüzden çocuklara ya da yetişkinlere yalnızca “Kendine güven” demek yeterli olmayabilir. Güvenin gelişmesi için deneyim, tekrar, geri bildirim ve küçük başarılar gerekir. Bir işi adım adım öğrenmek, zorlandığında yeniden denemek ve ilerlemesini görebilmek, kişinin kendi kapasitesine ilişkin inancını destekler. Bir anne olarak çocuklarla kurduğumuz dilin bu süreçte önemli olduğunu düşünüyorum. “Sen yaparsın” demek kadar, “Bunu öğrenmek için hangi adımları deneyebiliriz?” diye sormak da değerlidir. Böylece çocuk yalnızca sonuca değil; çabaya, öğrenmeye ve gelişime de dikkat etmeyi öğrenir. Değerini başarıya bağlamadan, becerilerinin zaman içinde gelişebileceğini görebilir.
Hayır demek ve sınır koymak
Sınır koymayı çoğu zaman kabalıkla, bencillikle ya da sevgisizlikle karıştırabiliyoruz. Özellikle çocukluğundan beri uyumlu olması, sorun çıkarmaması ve herkesi idare etmesi beklenen insanlar için hayır demek kolay olmayabilir. Çünkü bu tek kelimenin içinde reddedilme, ayıplanma ve sevilmeme korkusu da bulunabilir. Başkalarının ihtiyaçlarını sürekli kendi ihtiyaçlarımızın önüne koymak dışarıdan fedakârlık gibi görünebilir. Ancak kişinin kendi isteğini ve yorgunluğunu uzun süre görmezden gelmesi, zamanla öfkeye, tükenmişliğe ve ilişkilerde uzaklaşmaya yol açabilir. Sınır koymak önce kendimizi dinlemekle başlar. Hemen cevap vermek yerine durmak, ne hissettiğimizi ve neye ihtiyaç duyduğumuzu fark etmek önemlidir. Ardından sınırı açık ve sakin biçimde ifade etmek gerekir. Karşı tarafın bu sınırdan hoşlanmama ihtimali, sınırın yanlış olduğu anlamına gelmez. Bence asıl güçlük yalnızca hayır demek değil; hayır dedikten sonra ortaya çıkabilecek suçluluk duygusuna dayanabilmektir. Sınır koymak, öz saygının davranışa dönüşmüş hâlidir. Herkese “evet” derken kendimize sürekli “hayır” diyorsak, ilişkileri korumaya çalışırken kendi ihtiyaçlarımızla aramıza mesafe koyabiliriz. Hayır demek bir kas gibidir. İlk kullanıldığında zorlayabilir. Açık, sakin ve tutarlı biçimde tekrarlandıkça güçlenir.
Olayın kendisi ve ona verdiğimiz anlam
Bir olaydan sonuca giden yol genellikle birkaç halkadan oluşur: Bir tetikleyici, ona verdiğimiz anlam, hissettiğimiz duygu, verdiğimiz tepki ve bu tepkinin ardından ortaya çıkan sonuç. Bir yöneticinin “Yarın konuşalım” diye mesaj gönderdiğini düşünelim. Bir kişi bu mesajı “Kesin bir hata yaptım” diye yorumlayabilir. Kaygılanır, gece uyuyamaz ve görüşmeye savunmada girer. Bir başkası “Yeni bir görev olabilir” diye düşünür; merak eder ve hazırlık yapar. Dışarıdaki olay aynı olsa da olayın zihindeki karşılığı değiştiği için duygu ve davranış da değişebilir. Beyin yaşananları kaydetmenin yanı sıra belirsizliği anlamlandırmaya ve geleceği tahmin etmeye çalışır. Geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız ve beklentilerimiz bugünkü olayların üzerine görünmez açıklamalar yazabilir. Farkındalık, bu açıklamaları fark edebilme alanı açar. Bazen bir cümleye eklediğimiz tek bir kelime bile düşüncemizin yönünü değiştirebilir. “Başaramadım” demek bir kapıyı kapatırken, “Henüz başaramadım” demek sürecin devam edebileceğini hatırlatır. Bu, başarısızlığı inkâr etmek değildir. Bugünkü sonucu kimliğimizin tamamı olarak görmemektir. Hedeflerimiz de yalnızca ne istediğimizi değil, onun için neleri yapmaya hazır olduğumuzu sorar. Takvimimizde yer bulmayan bir arzu çoğu zaman niyet olarak kalır. Davranışa dönüşmeyen bilgi ise hayatımızda bir cümleden fazlasını değiştirmeyebilir.
Geçmişin etkisi ve bugünkü kaynaklarımız
Çocuklukta yaşananlar, ilerleyen yıllardaki duygusal ve fiziksel iyilik hâliyle ilişkili olabilir. İhmal, istismar, şiddet, bağımlılık ya da aile içindeki ağır sorunlar bazı riskleri artırabilir. Fakat risk, kader değildir. Benzer deneyimler yaşayan insanlar aynı sonuçlarla karşılaşmayabilir. Kişinin mizacı, yaşam koşulları, güven duyduğu bir yetişkinin varlığı, sosyal desteği ve yaşadıklarına verdiği anlam bu süreçte rol oynayabilir. Bu nedenle zorlayıcı bir yaşantıyı yalnızca dışarıdan nasıl göründüğüne bakarak değerlendirmek yeterli değildir. Kişinin o sırada ne kadar yalnız hissettiği, sonrasında destek alıp almadığı ve yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığı da önemlidir. Zorlandığımızda içsel ve dışsal kaynaklarımızı hatırlamak yardımcı olabilir. Cesaretimiz, merakımız, iletişim becerimiz, öğrenme gücümüz ya da daha önce işe yaramış bir baş etme yöntemimiz içsel kaynaklarımız arasında yer alabilir. Güvendiğimiz insanlar, ailemiz, arkadaşlarımız, mesleki çevremiz, bilgiye erişimimiz ve güvenli alanlarımız ise dışsal kaynaklarımızdır. Kaynaklarımızı fark etmek, yaşadığımız sorunu küçümsemek değildir. “Bunun için neye ihtiyacım var?”, “Bu özelliğimi daha önce ne zaman kullandım?” ve “Bana kim ya da ne destek olabilir?” soruları, zihnin çaresizlikten seçenek üretmeye yönelmesine yardımcı olabilir.
Beyin neden olumsuz ihtimallere yönelebilir?
İnsan beyni olası tehditleri hızla fark etmeye duyarlıdır. Geçmişte bir tehlikeyi gözden kaçırmanın bedeli, gerçekte tehlike yokken tedbir almanın bedelinden daha ağır olabilirdi. Bugün bu sistem; bir e-posta, performans görüşmesi, ekonomik belirsizlik ya da ilişkideki sessizlik karşısında devreye girebilir. Bilgi eksik olduğunda zihin boşluğu doldurmaya çalışır. Bazen bu sırada en olumsuz ihtimale yönelir ve henüz yaşanmamış bir durumu olmuş gibi hissetmemize neden olur. Dikkatimizi bedene ve çevreye yöneltmek, böyle anlarda şimdiki zamana dönmemize yardımcı olabilir. Ayaklarımızın zemine temasını hissetmek, çevremizdeki nesneleri ve renkleri fark etmek, bulunduğumuz ortamın sesine ya da kokusuna dikkat vermek basit ama uygulanabilir adımlardır. Bu tür uygulamalar her sorunu çözmez ve ruhsal bir rahatsızlığın tedavisinin yerini tutmaz. Ancak yoğun stres sırasında kişinin uyarılma düzeyini düzenlemesine ve düşünme kapasitesini yeniden kullanmasına destek olabilir. İhtiyaç duyulduğunda ruh sağlığı uzmanından yardım almak önemlidir.
Eylem, değişimin başlangıcı olabilir
Bazen hazır hissetmeyi beklerken hareketsizliğin içinde daha da ağırlaşırız. Oysa motivasyon her zaman eylemden önce gelmez; kimi zaman küçük bir eylem motivasyonun ortaya çıkmasına yardımcı olur. Eylem büyük bir karar olmak zorunda değildir. Beş dakikalık bir yürüyüş, ertelenmiş bir telefon görüşmesi, randevu almak ya da masanın üzerindeki tek bir dosyayı açmak olabilir. Zihin büyük adımları tehdit gibi algılayabilir. Küçük bir adım ise “Başlayabilirim” deneyimi yaratır. Bu, depresyon gibi ciddi bir durumu yalnızca hareket ederek aşabileceğimiz anlamına gelmez. Ruhsal güçlükler biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerle iç içe olabilir ve gerektiğinde profesyonel destek gerektirir. Bununla birlikte, uygun destekle birlikte kişinin değerleriyle uyumlu küçük ve planlı eylemler geri çekilme döngüsünü kırmaya yardımcı olabilir. Başarıyı yalnızca ulaşılan sonuçla değil, harekete geçebilme kapasitesiyle de değerlendirmek gerekir. Çaresizlik seçenek olmadığını düşündürür. Eylem ise küçük de olsa yeni bir seçenek yaratır.
İlişkilerde yakınlığı ne korur?
Yakın ilişkilerde sürekli eleştiri, küçümseme, savunmacılık ve iletişimden çekilme zamanla güveni ve duygusal yakınlığı zedeleyebilir. Tek bir tartışma ilişkinin tamamını tanımlamaz. Ancak incitici davranışlar tekrarlandığında ve onarılmadığında aradaki mesafe büyüyebilir. Eleştiri bir davranışı konuşurken küçümseme, karşıdaki insanı değersizleştirmeye dönüşebilir. Savunmacılık sorumluluk almaktan uzaklaştırabilir. İletişimden çekilmek ise aynı ortamda bulunurken duygusal olarak ilişkiden uzaklaşmak anlamına gelebilir. Sağlıklı bir ilişki yalnızca sevgiyle sürmez. Güven, saygı, ortaklık, paylaşılan hayaller ve incinen yeri onarabilme becerisi de gerekir. Tartışmamak sağlıklı ilişkinin ölçüsü değildir. Tartışma sonrasında yeniden iletişim kurabilmek, birbirini dinlemek ve gerektiğinde sorumluluk almak önemlidir. Bazen karşımızdaki kişiye cevap verdiğimizi sanırken, geçmişte bizi inciten bir deneyimin içinden tepki veririz. “Şu an gerçekten karşımdaki insanla mı konuşuyorum, yoksa eski bir duygunun etkisiyle mi cevap veriyorum?” sorusu, iletişimde yeni bir alan açabilir.
Para ve ona yüklediğimiz anlamlar
Para çoğu zaman rakamlarla konuşulur; fakat onunla kurduğumuz ilişki matematikten ibaret değildir. Güvenlik, özgürlük, statü, değer, suçluluk ve gelecek duygusu parayla ilgili düşüncelerimizi etkileyebilir. Bir kişi para harcadığında rahatlayabilir, bir başkası kaygılanabilir. Bazıları kazandığını göstermeye ihtiyaç duyarken bazıları kaybetme korkusuyla kendisini sürekli kısıtlayabilir. Kimi insanlar emeğinin karşılığını istemekte zorlanır; ücret konuşmayı kendi değerini tartışmaya açmak gibi hissedebilir. Para hakkındaki otomatik düşüncelerimizi fark etmek bu yüzden değerlidir. Para bizim için neyi temsil ediyor? Kazanmak, istemek, almak ya da paylaşmak hangi duyguları uyandırıyor? Bu sorular üzerine düşünmeden yalnızca bütçeyi değiştirmek, davranışlarımızda her zaman kalıcı bir değişim yaratmayabilir.
Oyun, insanı anlamanın bir yolu
Oyun, insanın kendisini saklamasının zorlaştığı küçük bir laboratuvar gibidir. Bir oyunda belirsizlikle nasıl baş ettiğimiz, hata yaptığımızda kendimize ne söylediğimiz, rekabete nasıl yaklaştığımız, yardım isteyip istemediğimiz ve başkalarının fikirlerine ne kadar alan açtığımız görünür hâle gelir. Oyunlar dikkat, çalışma belleği, bilişsel esneklik, ketleme ve planlama gibi süreçleri harekete geçirebilir. Ancak bir oyunun eğitsel değerini yalnızca eğlenceli olması belirlemez. Amacın açık olması, zorluk düzeyinin kişiye uygun ayarlanması, geri bildirimin zamanında verilmesi ve deneyim üzerine düşünme fırsatı bulunması gerekir. Oyundan sonra yalnızca “Kim kazandı?” diye sormak yerine, “Ne zaman acele ettin?”, “Hangi anda ekipten koptun?”, “Hata yaptığında aklından ne geçti?” ya da “Yeniden oynasan neyi değiştirirdin?” diye de sorabiliriz. Çünkü öğrenme, deneyim yaşandığında değil; deneyim üzerinde düşünüldüğünde derinleşir.
Kendimize dönüş nerede başlar?
İnsan kendisini yalnızca düşünerek tanıyamıyor. Bazen bir oyunda, bazen sınır koyduğu bir anda, bazen parayla ilgili verdiği hızlı bir cevapta, bazen de sevdiği biriyle konuşurken kullandığı tonda kendisiyle karşılaşıyor. İnsan bir yazılım değildir; geçmişini silip yerine yeni bir sürüm yükleyemez. Fakat geçmişin bugün hangi düğmelere bastığını fark edebilir. Otomatik tepkisi ile davranışı arasına küçük bir düşünme alanı koyabilir. Belki değişim tam da o küçük alanda başlar: Tetikleyici ile tepki arasında. Başkalarının beklentisi ile kendi ihtiyacımız arasında. “Ben yapamam” ile “Henüz yapamadım” arasında. Bilmek ile harekete geçmek arasında. İnsan bazen kendinden bir anda uzaklaşmaz. Her gün biraz susarak, biraz erteleyerek, biraz daha uyum sağlayarak uzaklaşır. Kendine dönüş ise büyük bir sıçramayla değil; fark edilen bir cümle, çizilen bir sınır, istenen bir destek ve atılan küçük bir adımla başlayabilir. Çünkü hayatı değiştiren her zaman öğrendiğimiz yeni bilgi değildir. Bazen o bilgiyle kendimize sorduğumuz ilk dürüst sorudur.



