Ekrana her baktığımızda daha karanlık bir dünya görüyoruz. Okul koridorlarında yankılanan trajediler, şiddet dozu giderek artan popüler diziler ve algoritmaların saniyeler içinde önümüze düşürdüğü zorbalık videoları… Tüm bu akışa maruz kalırken, “Gençlik giderek saldırganlaşıyor” çıkarımını yapmak, zihnimizin başvurduğu en kolay kısayol olarak karşımıza çıkıyor. Oysa veriler, bu algımızın pek de gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. İletişim bilimci George Gerbner ve meslektaşlarının “Zalim Dünya Sendromu” (Mean World Syndrome) olarak tanımladığı yanılsama, medya tüketimi arttıkça dünyanın olduğundan çok daha tehlikeli bir yer olduğuna inanmamıza yol açıyor (Gerbner vd., 1986). Bizi gerçek dışı bir korkuya hapseden bu sendromun aksine, resmi istatistikler tablonun bambaşka olduğunu kanıtlamaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri Çocuk Adaleti ve Suçu Önleme Ofisi verilerine göre, gençlerin şiddet suçlarına karışma oranı 1993 yılından bu yana istikrarlı bir şekilde yaklaşık %80’lik devasa bir düşüş eğilimi göstermiştir (U.S. Department of Justice, Office of Juvenile Justice and Delinquency Prevention [OJJDP], 2022). Benzer şekilde, liselerdeki fiziksel kavgaları izleyen Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri raporları da 90’ların başından günümüze okul içi şiddetin yarı yarıya azaldığını ortaya koymaktadır (Centers for Disease Control and Prevention [CDC], 2021). Şiddet içerikli medyanın katlanarak arttığı bir dönemde, gerçek hayattaki fiziksel suçlar tarihin en düşük seviyelerine gerilemiş durumdadır. Peki, şiddet istatistiksel olarak düşerken neden her toplumsal krizde suçluyu televizyonda veya bilgisayar oyunlarında arıyoruz?
Savunma Mekanizması Olarak Ahlaki Panik
Bir trajedinin ardından gözlerin hemen popüler bir diziye veya şiddet içerikli bir video oyununa çevrilmesi tesadüf değildir. İnsan psikolojisi, başa çıkması ve yüzleşmesi zor kriz anlarında doğal bir refleks olarak “yansıtma” (projection) ve “inkar” (denial) mekanizmalarına başvurur. Toplum olarak kendi ihmallerimizle, aile içi krizlerle veya derin ruh sağlığı sorunlarıyla yüzleşmek ağır geldiğinde, hedefi dışarıda aramak çok daha konforludur.
Sosyolog Stanley Cohen (1972), toplumun bu refleksini “Ahlaki Panik” kavramıyla açıklar. Toplum, karmaşık ve çözümü yıllar alacak sistemik sorunlar karşısında sahte hedefler yaratır. Bir bilgisayar oyununu veya diziyi yasaklamayı talep etmek, ebeveynlere ve otoritelere “çözüm için somut bir şey yapıyorum” illüzyonunu verir. Medya, toplumun kendi ihmallerini sakladığı devasa bir günah keçisine dönüşür.
Şiddetin Asıl Mimarları: Görünmez Yaralar
Suçluyu ekranlarda aradığımızda, asıl failler evlerimizin sessizliğinde büyümeye devam eder. Saldırganlığın ve şiddet eğiliminin gerçek kökeni, izlenen bir sahnede değil, doyurulamayan duygusal ihtiyaçlarda yatar. Güvenli bağlanmanın kurulamadığı, sevgisizlik ve ihmalin hüküm sürdüğü aile dinamikleri, çocuğun iç dünyasında başa çıkması imkansız bir öfke biriktirir.
Özellikle Şema Terapisi perspektifinden baktığımızda, erken dönem şemaları yetişkinlikteki davranışlarımızın görünmez bağlarıdır. Çocukluk çağında temelleri atılan “Duygusal Yoksunluk” ve “Kusurluluk” şemalarıyla büyüyen, yani temel duygusal ihtiyaçları karşılanmayan ve özünde sevgiye layık olmadığını hisseden bir birey, varoluşunu ve gücünü dış dünyaya saldırganlık üzerinden kanıtlama çabasına girebilir. Evde çatışma çözme yöntemi olarak bağırış, manipülasyon veya fiziksel güç gören bir çocuk, bunu dünyayla iletişim kurmanın tek geçerli yolu olarak kodlar. Kısacası çocuklar, eline plastik bir kılıç aldığı veya ekranda bir dövüş sahnesi izlediği için değil; anlaşılamadıkları, görülmedikleri ve duygusal olarak aç bırakıldıkları için suça sürüklenirler.
Sembolik Oyunlar ve Medyanın Gerçek Sınırları
Gelişim psikolojisi çerçevesinden yaklaşıldığında, çocukların hırsız-polis veya silahlı oyunlar oynaması onları geleceğin suçluları yapmaz. Bu; dünyayı, gücü, adaleti, iyilik ve kötülük kavramlarını zihinlerinde güvenli bir şekilde işledikleri sembolik bir oyun sürecidir.
Ayrıca, medyadaki şiddet içeriklerinin gerçek hayattaki suçlarla bir nedensellik bağı kurmadığı güncel meta-analizlerle de desteklenmektedir. Araştırmacı Christopher J. Ferguson (2015), medya şiddeti ile çocuklardaki gerçek yaşam saldırganlığı arasında anlamlı bir ilişki olmadığını, etkinin “sıfıra yakın” olduğunu kanıtlamıştır. Şiddetli medya tüketiminin yaratabileceği asıl risk, bireyi suça itmesi değil, duyarsızlaşma (desensitization) yaratmasıdır. Ekrandaki şiddet seli, bireyi birine zarar vermeye teşvik etmez ancak başkasının acısına karşı daha hissiz bir hale getirebilir.
Aynaya Bakma Vakti
Gençlik şiddetiyle gerçekten mücadele etmek ve o görünmez yaraları sarmak istiyorsak, odağımızı ekranlardan çekip aynaya çevirmeliyiz. Ekranları kapatarak sadece kendi toplumsal vicdanımızı rahatlatırız; çocukları kurtarmayız. Bir sorunu çözmek, her şeyden önce o soruna doğru teşhisi koymakla başlar. Şiddetin gerçek panzehiri yasaklar değil; çocukla kurulan kesintisiz göz teması, şefkat, güvenli sınırların çizildiği sağlıklı aile içi dinamikler ve erişilebilir ruh sağlığı destekleridir. Gerçek faili dışarıda aramayı bıraktığımız gün, iyileşmenin başladığı gün olacaktır.
Kaynakça
- Centers for Disease Control and Prevention. (2021). Youth Risk Behavior Surveillance System (YRBSS). Cohen, S. (1972). Folk devils and moral panics: The creation of the Mods and Rockers. MacGibbon and Kee. Ferguson, C. J. (2015). Do Angry Birds make for angry children? A meta-analysis of video game influences on children's and adolescents' aggression, mental health, prosocial behavior, and academic performance. Perspectives on Psychological Science, 10(5), 646-666. Gerbner, G., Gross, L., Morgan, M., ve Signorielli, N. (1986). Living with television: The dynamics of the cultivation process. J. Bryant & D. Zillmann (Ed.), Perspectives on media effects içinde (s. 17-40). Lawrence Erlbaum Associates. U.S. Department of Justice, Office of Juvenile Justice and Delinquency Prevention. (2022). Juvenile arrest rate trends.


