“Ben artık değişmem.”
Bu cümleyi hayatımızın bir döneminde hepimiz söylemişizdir. Bazen çocukken “Ben zaten böyleyim.” deriz, bazen ergenlikte kim olduğumuzu anlamaya çalışırken, bazen de yetişkinlikte kişiliğimizin artık tamamen oturduğunu düşünürüz. Oysa psikoloji bize oldukça farklı bir şey söylüyor: İnsan gelişimi yalnızca çocuklukta gerçekleşen bir süreç değildir.
Erik Erikson’un psikososyal gelişim kuramı tam da bu noktada önemli bir bakış açısı sunar. Erikson’a göre insan, doğduğu andan yaşlılığın ileri dönemlerine kadar gelişmeye, değişmeye ve kendisiyle, çevresiyle ve yaşamıyla yeni ilişkiler kurmaya devam eder.
Bu yönüyle Erikson’un yaklaşımı, gelişimi yalnızca çocukluk dönemine sıkıştırmaması bakımından Freud’un yaklaşımından ayrılır. Freud kişilik gelişiminde erken çocukluk yaşantılarına ve psikoseksüel süreçlere büyük önem verirken, Erikson insanın sosyal ilişkilerini, kültürel çevresini, kimlik gelişimini ve yaşam boyunca karşılaştığı psikososyal görevleri merkeze alır.
Belki de Erikson’un kuramını bugün hâlâ ilgi çekici yapan şey tam olarak budur: “Artık çok geç” düşüncesine karşı, gelişimin yaşam boyunca devam edebileceğini hatırlatması.
Erikson’un Temel Fikri: Hayat Birbirinden Kopuk Dönemlerden İbaret Değil
Erikson, insan gelişimini sekiz psikososyal evre üzerinden açıklar. Her evrede bireyin karşı karşıya kaldığı temel bir psikososyal çatışma bulunur.
Örneğin bir bebeğin temel sorusu aslında “Dünya güvenli bir yer mi?” olabilirken, bir ergenin temel sorusu “Ben kimim?” haline gelir. Genç yetişkinlikte ise soru “Başkalarıyla gerçekten yakın bir ilişki kurabilir miyim?” şeklinde değişebilir.
Dolayısıyla hayatın her döneminde karşımıza farklı bir gelişimsel görev çıkar.
Burada önemli bir nokta var: Erikson’un “çatışma” kavramı mutlaka kötü veya patolojik bir durum anlamına gelmez. Tam tersine, gelişimin doğal bir parçasıdır. Birey bu iki uç arasında bir denge kurmaya çalışır.
Başarılı bir çözüm, bireye psikolojik bir güç kazandırır. Örneğin güven-güvensizlik çatışmasının sağlıklı biçimde ele alınması umut, özerklik döneminin sağlıklı yaşanması irade, kimlik döneminin sağlıklı biçimde tamamlanması ise sadakat gibi psikolojik güçlerin gelişimine katkıda bulunur.
Yani mesele hayatımız boyunca hiçbir problem yaşamamak değildir.
Mesele, karşılaştığımız gelişimsel sorunlarla nasıl başa çıktığımızdır.
1. Güven mi, Güvensizlik mi? Dünya Bana Güvenli mi?
Yaklaşık olarak yaşamın ilk yıllarında bebeğin temel psikososyal görevi güven duygusunun gelişmesidir.
Bebek dünyaya tamamen bağımlı gelir. Beslenmeye, korunmaya, fiziksel temasa ve bakım veren kişinin tutarlılığına ihtiyaç duyar. İhtiyaçlarının büyük ölçüde tutarlı ve duyarlı biçimde karşılanması, bebeğin çevresinin öngörülebilir ve güvenilebilir olduğuna ilişkin temel bir duygu geliştirmesine yardımcı olur.
Burada yalnızca “bebek ağladığında hemen susturulmalı” gibi mekanik bir yaklaşım söz konusu değildir.
Daha derindeki mesele şudur:
İhtiyacım olduğunda biri yanımda olacak mı?
Bu sorunun yaşamın ilk dönemlerinde aldığı cevap, kişinin ilerleyen dönemlerde insanlarla kurduğu ilişkilerin anlamlandırılmasında önemli bir temel oluşturabilir.
2. Özerklik mi, Utanç ve Kuşku mu? Ben Kendim Yapabilirim!
Çocuk büyüdükçe dünyayı kendi başına keşfetmek ister.
Kendi yemeğini yemek, seçim yapmak, hareket etmek, tuvalet becerilerini kazanmak, çevresini keşfetmek… Bunların hepsi çocuğun bağımsızlık duygusunun gelişmesi açısından önemlidir.
Bu dönemde çocuğun “Ben kendim yapacağım!” demesi bazen yetişkinler için yorucu olabilir.
Ama gelişim açısından bakıldığında bu cümle aslında oldukça değerlidir.
Çünkü çocuk yalnızca bir şeyi yapmaya çalışmıyordur; aynı zamanda “Ben yapabilirim.” duygusunu geliştirmeye çalışıyordur.
Aşırı kontrol, sürekli eleştirilme veya çocuğun denemelerine izin verilmemesi ise utanç ve kendi becerilerinden kuşku duymasına zemin hazırlayabilir.
Bu nedenle çocuk gelişiminde bazen yardım etmek kadar, çocuğun kendi başına denemesine izin vermek de önemlidir.
3. Girişimcilik mi, Suçluluk mu? “Ya Denersem?”
Çocuk artık yalnızca çevresini keşfetmekle kalmaz; oyunlar kurmaya, planlar yapmaya, soru sormaya ve kendi fikirlerini ortaya koymaya başlar.
“Ben bunu yapabilir miyim?”
“Bunu neden böyle yapıyoruz?”
“Şöyle yapsak ne olur?”
Bu sorular çocuğun girişimciliğinin bir parçasıdır.
Çocuğun fikirlerinin sürekli küçümsenmesi, aşırı eleştirilmesi veya girişimlerinin engellenmesi ise zamanla “Benim istediğim şeyler yanlış” düşüncesinin gelişmesine neden olabilir.
Oysa sağlıklı gelişim, çocuğun her yaptığı şeyin onaylanması anlamına gelmez.
Sınırlar yine gereklidir.
Ancak sınır koymakla çocuğun merakını bastırmak aynı şey değildir.
Çocuğa “Bunu yapamazsın” demek yerine bazen “Bunu güvenli bir şekilde nasıl yapabiliriz?” diyebilmek, gelişim açısından çok daha farklı bir mesaj verir.
4. Çalışkanlık mı, Aşağılık Duygusu mu? Ben Başarabilir miyim?
Okul çağıyla birlikte çocuğun dünyası genişler.
Artık yalnızca ailesiyle değil; öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla ve daha geniş sosyal çevresiyle kendisini karşılaştırmaya başlar.
Bir şeyi öğrenmek, başarılı olmak, sorumluluk almak ve beceriler geliştirmek çocuğun kendisini yeterli hissetmesine katkı sağlayabilir.
Ancak sürekli karşılaştırılan, başarısızlıkları üzerinden değerlendirilen veya “Sen zaten yapamazsın.” mesajı alan bir çocuk zaman içerisinde kendisini yetersiz hissetmeye başlayabilir.
Burada özellikle günümüz dünyasında önemli bir ayrıntı var:
Çocuğun değeri yalnızca aldığı notlarla ölçülemez.
Erikson’un çalışkanlık-aşağılık duygusu çatışması, çocuğun yalnızca akademik başarısını değil, kendisini becerikli ve üretken bir birey olarak algılamasını da anlamamıza yardımcı olur.
5. Kimlik mi, Kimlik Karmaşası mı? Ben Kimim?
Belki de Erikson’un en çok bilinen aşaması budur.
Ergenlik döneminde kişi yalnızca fiziksel olarak değişmez. Aynı zamanda kendisiyle ilgili pek çok soruyla karşılaşır:
Ben kimim?
Neye inanıyorum?
Nasıl bir insan olmak istiyorum?
Gelecekte ne yapmak istiyorum?
Ailemden farklı olarak benim düşüncelerim neler?
Erikson’a göre ergenlik, farklı rollerin, değerlerin ve yaşam seçeneklerinin keşfedildiği önemli bir dönemdir. Kimlik gelişimi yalnızca tek bir karar vermek değil; kişinin kendisiyle ilgili farklı olasılıkları araştırması ve zaman içinde daha tutarlı bir benlik algısı oluşturmasıdır.
Bu nedenle ergenlikteki kararsızlıkların tamamını “problem” olarak görmek doğru olmayabilir.
Bazen “Ne olmak istediğimi bilmiyorum.” demek, aslında kişinin kendini keşfetme sürecinin içinde olduğunu gösterebilir.
Üstelik güncel araştırmalar da kimlik gelişiminin yalnızca ergenlikle sınırlı kalmadığını, yetişkinlik boyunca da devam eden ve yeniden şekillenebilen bir süreç olduğunu göstermektedir.
6. Yakınlık mı, Yalıtılmışlık mı? Birine Gerçekten Yaklaşabilir miyim?
Ergenlikte “Ben kimim?” sorusunun ardından yetişkinlikte başka bir soru öne çıkabilir:
Ben kimim ve başka biriyle nasıl bir ilişki kurabilirim?
Genç yetişkinlik döneminde kişi arkadaşlıklar, romantik ilişkiler ve diğer yakın ilişkiler üzerinden kendisini başkalarıyla daha derin biçimde paylaşmayı öğrenir.
Yakınlık yalnızca bir ilişkiye sahip olmak değildir.
Yakınlık; kendini açabilmek, güvenebilmek, karşılıklı sorumluluk alabilmek ve bir başkasıyla bağ kurarken kendi benliğini de koruyabilmektir.
Bu nedenle kişinin hayatında çok sayıda insanın bulunması, mutlaka psikolojik anlamda yakın ilişkiler kurduğu anlamına gelmez.
Bazen kalabalıkların içinde de yalnız hissedebiliriz.
Erikson’un bu aşaması bize önemli bir şeyi hatırlatır:
İnsan yalnızca “birileriyle birlikte olmak” değil, gerçekten bağ kurmak ister.
7. Üretkenlik mi, Durgunluk mu? Benden Sonra Ne Kalacak?
Orta yetişkinlik dönemine geldiğimizde hayatın soruları yeniden değişir.
Bu kez kişi yalnızca kendi gelişimine değil, kendisinden sonraki kuşaklara ne kattığına da bakmaya başlayabilir.
Çocuk yetiştirmek bunun yalnızca bir örneğidir.
Öğretmek, bir başkasına rehberlik etmek, mesleki üretimde bulunmak, topluma katkı sağlamak, bir şey üretmek veya başka insanların gelişimine destek olmak da üretkenliğin farklı biçimleri olabilir.
Dolayısıyla üretkenlik yalnızca “çok çalışmak” değildir.
Bazen bir çocuğun hayatına dokunmak, bazen bir öğrencinin yolunu açmak, bazen bir mesleği iyi yapmak, bazen de topluma fayda sağlayan bir şey üretmek de kişinin “Benim varlığımın başkalarına bir katkısı var.” duygusunu güçlendirebilir.
Bunun karşısında ise durgunluk yer alır.
Kişi kendisini hayattan kopmuş, üretimsiz veya yalnızca kendi ihtiyaçlarına sıkışmış hissedebilir.
8. Bütünlük mü, Umutsuzluk mu? Nasıl Bir Hayat Yaşadım?
Yaşlılık döneminde insan geçmişine daha farklı bir gözle bakmaya başlayabilir.
Çocukluğuna…
Gençliğine…
İlişkilerine…
Başarılarına…
Kayıplarına…
Verdiği kararlara…
Ve belki de hiç gerçekleşmeyen hayallerine…
Erikson bu dönemde bireyin yaşamını bir bütün olarak değerlendirdiğini ve yaşadıklarına bir anlam vermeye çalıştığını belirtir.
Bütünlük duygusu, kişinin yaşamını tüm hataları ve eksikleriyle birlikte kabul edebilmesiyle ilişkilidir.
Umutsuzluk ise kişinin yaşamını anlamlı bulamaması, yoğun pişmanlıklar yaşaması veya geçmişi değiştiremeyecek olmanın ağırlığını hissetmesiyle ilişkilendirilebilir.
Burada da amaç kusursuz bir hayat yaşamış olmak değildir.
Çünkü kusursuz bir hayat yoktur.
Belki de asıl mesele, yaşanmış olan hayatla barışabilmenin bir yolunu bulabilmektir.
Erikson’un Bize Bıraktığı En Önemli Mesaj: Gelişim Bitmez
Erikson’un kuramını yalnızca sekiz maddelik bir tablo olarak okumak, teorinin en önemli tarafını kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü Erikson aslında bize şunu söyler:
İnsan yaşam boyunca gelişimsel görevlerle karşılaşır.
Çocukken güveni öğreniriz.
Sonra bağımsız olmayı…
Kendi fikirlerimizi ortaya koymayı…
Bir şeyler başarabileceğimize inanmayı…
Kim olduğumuzu keşfetmeyi…
Yakın ilişkiler kurmayı…
Başka insanların hayatına katkıda bulunmayı…
Ve sonunda yaşadığımız hayata dönüp bakmayı.
Üstelik bu aşamalar tamamen birbirinden kopuk değildir. Önceki yaşantılar sonraki dönemleri etkileyebilir; ancak daha önce yaşanan bir güçlüğün gelecekte yeniden ele alınması veya farklı biçimde çözümlenmesi mümkündür. Güncel değerlendirmeler de Erikson’un kuramının yaş aralıklarının herkes için kesin ve değişmez bir takvim olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekmektedir. İnsanların gelişimsel süreçleri sosyal, kültürel ve kişisel koşullara göre farklılaşabilir.
Bu yüzden “Ben çocukken böyleydim, artık değişemem.” demek yerine belki de daha farklı bir soru sorabiliriz:
Şu anda hayatımın hangi gelişimsel göreviyle karşı karşıyayım?
Bazen Çocukluğumuza, Bazen Ergenliğimize Geri Döneriz
Yetişkin olduğumuzda bile geçmişte yaşadığımız bazı temalar yeniden karşımıza çıkabilir.
Yeni bir ilişkiye başladığımızda güven meselesi gündeme gelebilir.
Yeni bir işe başladığımızda “Yeterli miyim?” sorusu ortaya çıkabilir.
Anne veya baba olduğumuzda kendi çocukluğumuzla ilgili bazı duygular yeniden canlanabilir.
İş değiştirdiğimizde “Ben artık kimim?” sorusunu yeniden sorabiliriz.
Emekli olduğumuzda ise “Hayatımın bundan sonraki anlamı ne?” sorusu ortaya çıkabilir.
Bu nedenle gelişim düz bir çizgi gibi düşünülmemelidir.
İnsan bazen eski bir soruyla yeni bir yaşam döneminde yeniden karşılaşabilir.
Ve belki de bu, gelişimin doğal bir parçasıdır.
Bir Psikoloji Teorisi Değil, Hayata Bakmak İçin Bir Pencere
Erikson’un psikososyal gelişim kuramının en güzel taraflarından biri, insanı yalnızca belirli bir yaşta “tamamlanan” bir varlık olarak görmemesidir.
Bebeklikte güven arayan insan, yetişkinlikte de güven arayabilir.
Çocukken “Ben yapabilir miyim?” diye soran insan, yıllar sonra yeni bir işte veya yeni bir yaşam kararında aynı soruyla yeniden karşılaşabilir.
Ergenlikte “Ben kimim?” diye soran insan, hayatının farklı dönemlerinde bu soruyu tekrar sorabilir.
Ve yaşlılıkta “Hayatım ne ifade ediyor?” diye düşündüğümüzde aslında bütün bu soruların birbiriyle bağlantılı olduğunu fark edebiliriz.
İnsan olmak biraz da sürekli yeniden kendini anlamaya çalışmaktır.
Erikson’un yaklaşımı bize gelişimin yalnızca büyümek olmadığını; ilişkilerimiz, seçimlerimiz, sorumluluklarımız, kayıplarımız ve yaşamımıza verdiğimiz anlam üzerinden devam eden bir süreç olduğunu hatırlatır.
Belki de bu nedenle gelişimin belirli bir yaşta sona erdiğini düşünmek yerine, hayatın her döneminde kendimize şu soruyu sormak daha anlamlıdır:
Şu anda hayat benden ne öğrenmemi istiyor?
Çünkü bazen gelişim, yeni bir şey öğrenmekten çok, yıllardır taşıdığımız bir şeyi yeniden anlamlandırmakla başlar.
Ve belki de insanın en önemli gelişimsel görevi, hayatının hiçbir döneminde “artık tamamlandım” dememektir.
Kaynakça
- Yaşam Boyu Gelişim John W. Sandrock


