Hepimiz Anne-Babamızın Bir Yansıması mıyız?
Arkadaşlarınızla otururken, aile sofrasında veya yalnızken ağzınızdan çıkan veya aklınızdan geçen düşünce anne veya babanıza ait gibi geldi mi? Peki geldiğinde nasıl hissettirdi? İstenmeyen bir şey miras gibi mi? Yoksa varlığıyla daha rahat hissettiren bir miras gibi mi? Peki gerçekten öyle mi? Bizler anne-babamızın birer kopyası mıyız?
Bahsettiğimiz miras, genetik bir miras değil. Ebeveynlerimizden aldığımız ilişkisel ve davranışsal öğrenmedir. Çocukluğumuzda, evin içerisinde onlardan gördüğümüz duygu düzenleme biçimlerini, çatışma çözme yollarını veya duyguyu ifade etme şekillerini fark ederek veya fark etmeyerek gözlemler öğreniriz. Bu gözlemler otomatik pilotta gerçekleşir. Az önce bahsetmiş olduğumuz miras bize gökten inmez; belki yüzlerce kez izlediğimiz ve içselleştirdiğimiz sahnelerin bizde yeniden canlanmasından oluşur.
Bu aktarımın boyutlarından biri bağlanma stilidir. Çocukluğumuzda en yakın ilişki kurduğumuz bakım verenimiz, bize “yakınlık nasıl kurulur?, ihtiyaç nasıl ifade edilir?, kayıp ya da reddedilme karşısında ne yapılır?” konusunda bize belirli kalıplar bırakır. Bizlerse bu kalıpları arkadaşlıklarımızda, ailemizde, romantik ilişkilerimizde devreye sokarız. Bağlanma stillerimizde aynı yerden gelişir. Örnek verecek olursak; çocukluğunda ebeveynine duygusal olarak erişemeyen, onun duvarlarıyla karşılaşan biri, yetişkinliğinde kendini “ihtiyaç duymanın güvensiz” olduğu bir kalıpta bulabilir. Şöyle bir çevrenize baktığınızda bahsettiğim gibi insanları bir düşünürseniz, ilişkilerinde mesafeleri olan birileri olarak karşımıza çıkabilirler. İşte bunlar bir bağlanma stilinin getirdiği kalıplardır.
Bu bahsettiğimiz aktarım tabii ki sadece olumsuz olarak gerçekleşmez. Her zaman kırılması gereken bir döngü anlatısına indirgemek doğru olmaz. Bu aktarımlar her birimiz için oldukça değerlidir. Ebeveynin hayatta yaşanılan durumlara karşı verdikleri her tepki bir öğretidir. Öğretiler, krizlere karşı dayanıklılığı, sakin kalabilme gibi becerileri de getirir. Amaç köklerimizi reddetmek veya yok saymak değildir. Hangi parçaların bize hizmet ettiğini, iyi geldiğini ve hangilerinin artık işe yaramadığını, bizi daha olumsuza çektiğini görmek ve değerlendirmektir.
Peki fark etmek gerçekten işe yarar mı?
Evet, fark etmek her alanda olduğu gibi değişimin bir parçasıdır. Bu noktada kendimize sormamız gereken bir soru var: “Bu tepki gerçekten bana mı ait ve iyi geliyor mu? Yoksa yıllar önce öğrendiğim bir refleks mi?” Bir mirası almakla, o mirasa mahkum olmak aynı şey değildir. Terapi, kendini fark etme pratikleri ve yeni alışkanlıkları oluşturmak ve kabul etmeye çabalamak, fark etmenin ilk tohumunu atmamızı sağlar. Bu tohumun yeşermesine gelişim sağlayacak bazı önerilerim var. Verdiğiniz güçlü tepkileri not alın ve sonra bu tepkinin kime ait olduğunu sorgulayın. Tekrar eden çatışmalarınızı fark etmeye çalışın. Hep aynı konuda mı yüksek tepkileriniz var? Hep aynı noktada mı kendinizi geri çekilirken buluyorsunuz? Son olarak kendinizi veya kalıbı size ileten kişiyi yargılamadan incelemeyi deneyin.
Bu yazının sonuna gelirken söylemeliyim ki, evet hepimiz birer yansımayız. Ama bu yansıma bozulması zor bir beton kalıp değil. Üzerinde çalışacağımız, yeniden şekiller verebileceğimiz bir hamur gibi. Hamur hava alıp sertleşse de biraz daha güç şekilde şekillere sokulabileceğini unutmayın. Hangi parçaları kendinize saklayacağınız ve hangilerini geride bırakarak yola devam edeceğiniz seçimi size ait. Fark edin, kabul edin ve ayrıştırın.


