Pazartesi, Ağustos 17, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Yaşamak: Hayatın İçinde Kalabilmek Üzerine

### Yaşamak: Hayatın İçinde Kalabilmek Üzerine

Yu Hua’nın *Yaşamak* kitabını bitirdiğimde uzun süre kitapta olanları düşünmedim aslında. Daha çok kendi hayatımı düşündüm. Bazı kitaplar bittiğinde hikâyesi akılda kalıyor, bazılarıysa insanın içinde başka bir yere dokunuyor. *Yaşamak* benim için biraz öyle oldu.

Kitabın adı da sonradan daha anlamlı gelmeye başladı bana. Çünkü bunca kaybın, ölümün, yoksulluğun ve çaresizliğin anlatıldığı bir hikâyede insanın aklında en çok kalan şey ölüm değil, yaşamak oluyor.

Fugui’nin hayatına baktığımızda neredeyse bir insanın taşıyabileceğinden fazla kayıp var. Sahip olduklarını kaybediyor, ailesinden insanları kaybediyor, hayatının kontrolünü kaybediyor. Bir noktadan sonra insan ister istemez şunu düşünüyor: Bu kadar şeyden sonra insan nasıl devam edebilir?

Belki de kitabın en zor sorusu bu.

Çünkü Fugui’nin devam etmesi bize alışık olduğumuz şekilde bir “güçlü insan” hikâyesi olarak anlatılmıyor. Büyük bir mücadele verip küllerinden doğmuyor. Her yaşadığı şeyden kendine büyük dersler çıkarmıyor. Hatta çoğu zaman sadece yaşamaya devam ediyor.

Sanırım beni en çok etkileyen de bu oldu.

Çünkü biz acıyla ilgili konuşurken bazen çok hızlı anlam arıyoruz. Yaşadığımız bir şeyin bizi güçlendirdiğini, bize bir şey öğrettiğini, bizi dönüştürdüğünü söylemek istiyoruz. Özellikle psikoloji alanında bunun dilini çok iyi biliyoruz. Travmadan sonra büyüme, dayanıklılık, anlam bulma…

Bunların hepsinin bir karşılığı var elbette. Ama bazen düşünüyorum da, her yaşadığımız şeyin bize bir şey öğretmesi gerekiyor mu?

Her acıdan bir anlam çıkarmak zorunda mıyız?

Bazen insanın başına kötü bir şey geliyor ve o şey sadece kötü bir şey olarak kalıyor.

Bazen birini kaybediyoruz ve bunun bize kattığı “değerli bir ders” olmuyor.

Bazen sadece özlüyoruz.

Bazen sadece üzülüyoruz.

Ve belki iyileşmek, her şeyi anlamlandırmak değil; anlamlandıramadığımız şeylerle de yaşamayı öğrenmek.

Varoluşçu düşüncenin bana yakın gelen taraflarından biri de burada başlıyor. Hayatın bize önceden verilmiş, hazır bir anlamla gelmediği fikri. Dünyaya geliyoruz ve sonra bir şekilde anlam kurmaya çalışıyoruz. İlişkilerimizle, seçimlerimizle, yaptıklarımızla, bazen de yapamadıklarımızla.

Ama hayat her zaman bizim kurduğumuz anlamlara uymuyor.

Bazen planladığımız şey olmuyor.

Bazen çok sevdiğimiz birini kaybediyoruz.

Bazen yıllarca emek verdiğimiz bir şey elimizden çıkıyor.

Bazen hiçbir neden bulamadığımız halde kötü hissediyoruz.

Ve hayat bütün bunların ortasında devam ediyor.

Belki *Yaşamak* tam olarak bunu anlatıyor.

Hayatın devam etmesi için her şeyin yolunda gitmesi gerekmiyor.

Bu düşünce bir yandan çok hüzünlü, bir yandan da garip bir şekilde rahatlatıcı geliyor bana.

Çünkü hayatı kontrol etme çabamızın ne kadar büyük bir kısmının aslında kontrol edemediğimiz şeylerle ilgili olduğunu fark ediyorum. Ne zaman öleceğimizi bilmiyoruz. Kimleri kaybedeceğimizi bilmiyoruz. Başımıza ne geleceğini bilmiyoruz. Bir ilişkinin ne kadar süreceğini, bir işin ne kadar devam edeceğini, bugün çok sevdiğimiz bir şeyin yarın hayatımızda olup olmayacağını bilmiyoruz.

Buna rağmen sürekli bir kesinlik arıyoruz.

Sanki yeterince plan yaparsak hayat bizi şaşırtmayacakmış gibi.

Oysa hayatın en temel özelliklerinden biri belki de şaşırtması.

Ve ölüm de bunun en kesin tarafı.

*Yaşamak* boyunca ölüm neredeyse hiç uzak değil. Birilerinin ölümü, birilerinin hastalığı, birilerinin yokluğu… Fakat bütün bunların yanında hayatın sıradanlığı da devam ediyor. İnsanlar yemek yiyor, çalışıyor, bir yere gidiyor, bekliyor, konuşuyor.

Bu bana çok gerçek geliyor.

Çünkü bizim hayatlarımız da aslında böyle değil mi?

Birini kaybediyoruz ve ertesi gün işe gitmemiz gerekiyor.

Kalbimiz kırılıyor ama markete uğruyoruz.

Hayatımızda büyük bir şey oluyor ama akşam bulaşık yıkıyoruz.

Bazen çok üzgünken bile bir şeye gülüyoruz ve bundan sonra kendimizi suçlu hissediyoruz.

Hayatın garipliği biraz da burada.

En büyük acılarımızın yanında son derece sıradan şeyleri yapmaya devam ediyoruz.

Belki de yaşamak dediğimiz şey tam olarak bu gündelik devamlılığın içinde saklı.

Son zamanlarda geçicilik ve sonluluk üzerine çok düşünüyorum. Bir şeyin bitecek olması neden onu daha az değerli yapıyor? Tam tersine, belki de değerini biraz buradan alıyor.

Bir gün biteceğini bilmeseydik bir akşamüstünün güzelliğine bu kadar dikkat eder miydik?

Bir insanla geçirdiğimiz zamanın kıymetini, onun sonsuza kadar bizimle olmayabileceğini bilmeden aynı şekilde hisseder miydik?

Sanmıyorum.

Sonluluk hayatın karşısında duran bir şey değil bence. Hayatın içinde.

Bir şeyin geçici olması, onun sahte olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, gerçek olduğu için geçici.

Bunu kabul etmek kolay değil tabii. Özellikle kontrol etmeyi seviyorsak. Belirsizlikten hoşlanmıyorsak. Geleceği sürekli düşünüyorsak.

Ama belki hayatın bütün belirsizliğini ortadan kaldırmaya çalışmak yerine onunla biraz daha yan yana durmayı öğrenmek gerekiyor.

Varoluşçu terapide sık sık karşılaştığımız meselelerden biri de bu zaten. Ölüm, özgürlük, sorumluluk, yalnızlık, anlam… Bunların hiçbirini hayatımızdan tamamen çıkaramıyoruz.

Ama onlarla kurduğumuz ilişki değişebilir.

Ölümü düşünmek illa karanlık bir şey olmak zorunda değil mesela. Bazen tam tersine, hayatı daha canlı hissettirebilir.

Bir şeyin biteceğini bilmek, o şeyi daha dikkatli yaşamaya neden olabilir.

Belki bugün birini aramak.

Bir yere gerçekten bakmak.

Bir kahveyi acele etmeden içmek.

Sevdiğimiz birine sevgimizi söylemek.

Bir şeyi sırf “sonra yaparım” diye ertelememek.

Bunlar çok küçük şeyler gibi görünüyor ama hayat zaten çoğunlukla bunlardan oluşuyor.

Fugui’nin hikâyesini okurken en çok bunu düşündüm sanırım. İnsan hayatını sadece büyük dönüm noktalarından ibaret sanıyor. Oysa hayatın büyük kısmı aralarda geçiyor.

Beklerken.

Yemek yerken.

Bir yere giderken.

Bir şey anlatırken.

Birini özlerken.

Sabah uyandığımızda.

Gece uyumadan önce.

Ve belki “yaşamak” biraz da bu araları fark edebilmek.

Kitap bana “her şey güzel olacak” demiyor. Zaten bazen olmayacak.

“Her şeyin bir sebebi var” da demiyor. Belki bazı şeylerin gerçekten yok.

Ama yine de hayatın içinde kalabileceğimizi gösteriyor.

Bence bu, kulağa geldiğinden daha büyük bir şey.

Çünkü bazen devam etmek için çok büyük bir motivasyona ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz. Bir amacımız, büyük bir hayalimiz, bizi sürekli ileri taşıyacak güçlü bir nedenimiz olması gerektiğini sanıyoruz.

Oysa bazen insan sadece devam ediyor.

Nedenini tam olarak bilmeden.

Ve belki bunun da küçümsenecek bir tarafı yok.

Belki yaşamak, her şeyi çözmüş olmak değil.

Belki hayatı anlamış olmak hiç değil.

Bazen sadece hayatın içinde kalmak.

Bütün cevapları bulamadan.

Bazı kayıpları hâlâ taşırken.

Bazı soruların cevabını hiç öğrenemeyeceğini bilerek.

Ve yine de ertesi sabah uyanmak.

*Yaşamak* bende biraz böyle kaldı.

Büyük laflardan çok, sessiz bir devam etme hali olarak.

Hayatın her zaman adil olmayacağını, her zaman anlamlı olmayacağını, bazı şeyleri elimizden alacağını bilerek yine de ona tamamen sırtımızı dönmemek.

Belki insanın hayata verebileceği en büyük cevap bazen çok daha basit.

Her şeyi anlamıyorum.

Her şeyi kontrol edemiyorum.

Bazı şeyler hâlâ canımı acıtıyor.

Ama yine de buradayım.

Ve sanırım bazen yaşamak, tam olarak bu.

Kaynakça

  • Yaşamak – Yu Hua
Z. Pelinsu Başaran Gültekin
Z. Pelinsu Başaran Gültekin
Psikoloji, sanat ve felsefe ekseninde bütüncül çalışan psikolojik danışmandır. Çalışmalarında Varoluşçu analiz ve sanat terapisi temelli yaklaşımlar kullanır. Bireysel danışmanlık ve grup temelli iyi oluş çalışmaları yürütmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar