Gitmek uzaklaşmak gibi algılanır. Giderim, buradaki her şey burada kalır. Ama ben giderim.
Geriye sen ve diğer her şey kalır. Her şey geride kalır mı gerçekten? Giderken yanımızda bir şeyleri de götürmez miyiz?
En başında kendimizi… Kendimizde geride kalanların parçaları yok mudur? Kalmak demek, bütün her şeye cesurca “evet” diyebilmektir.
Ama gitmek demek, “yapamam” demek midir sahiden? Yoksa “Benim biraz gücümü toplamaya ihtiyacım var, benim biraz uzakta kalıp düşünmeye ihtiyacım var, benim cesaretimi bulmaya ihtiyacım var” mı demek? Giderken kalanı da beraberinde götürüyorsak, ne kadar uzaklaşmış sayılırız, ne kadar kaçmış sayılırız?
Yaşanamayan ihtimaller, gidenin omzundaki yüklere bir yük daha yükler. Çünkü o zaman, yaşananların yanına bir de “ya olsaydı”lar eklenecek. Nereye kadar taşır bir insan bunca yükü?
Yükün fazlalığını, insan ancak eve varınca anlarmış. Biz daha eve mi varmadık, yoksa yüklerimize mi alıştık? Bütün ihtimallerde, bir kalp varsa ve bu kalbin içinde biri varsa, o kalp attığı sürece nereye giderse gitsin, kalbinin içindeki de aynı yerlere gider.
Madem farklı yollara sapmak istiyoruz, o vakit kalplerin içindekileri ya affedip vedalaşmalıyız ya da kalplerin içindekilerle yaşanmayan ihtimalleri yaşamayı denemeliyiz. Denemek, kaybı da kazancı da içinde barındırır. Artık payımıza ne düşerse…
Gitmek de kalmanın farklı bir çeşitidir. Evet öyledir, bu yüzden gittiğimiz yerlerde geride kalanı ararız. Bir parçasını, bir hatırasını, onu hatırlatan herhangi bir şeyi…
Bulmakla kaybetmenin arasında bir yerde saklarız. Ne buldum diye sevinebiliriz, ne kaybettik diye üzülebiliriz. Öylece arada kalırız.
Arada kalmak demek, gitmekle durmanın arasında bir yerdedir. Hani bavulunu toplarsın, tam evden çıkacağında dönüp bir evine bakarsın; gitmek için eşyalarını topladığın halde içinden bir ses evinde sessiz sakin durmak ister. Sonra gideceğin yeri düşünür, bu ihtimalden vazgeçersin.
Tam da o noktada işte… Bazen insan o noktada kalıverir. Evin o bilindik sıcaklık hissiyle, dışarının bilinmez ama heyecan dolu ihtimali arasında kalıverir.
Bu arada kalma nedeniyle yıllardır evinden çıkamayan insanlar olduğu gibi, hiç eve giremeyen insanlar da var. Her iki uç da tek bir noktada birleşiyor: Arada kalmak. Gitmekle kalmak arasındaki o arada…
Birisi gitmekten korkuyor, birisi de kalmaktan. Gidene kalmadı diye kızarken, kalana neden gidemedi diye kızmıyoruz? Bazen kalmak gerekir, gittiğin kadar kalmak gerekir.
Durmayı öğrenmek, kalmayı deneyimlemek gerekir. Giderken birçok şeyden kaçarız, en baştan duygularımızdan. Duygularımız da bizimle beraber geliyorsa, kaçmak ne işe yarar?
Bazen de gitmek gerekir, kaldığın kadar gitmek gerekir. Yolun devamı var mı diye beklemek yerine, “Yol buraya kadarmış” demek gerek. Kalmak demek, duygularınla bir arada yaşamak demek.
Kalanlar, duygularının yok olmasından korkarlar; giderlerse geri dönen birinin onu kaldığı yerde bulamamasından korkarlar. Giderken duygular yok olmaz, bir çantaya sığdırırsın ama hep yanında taşırsın, bu da bir arada yaşamanın farklı bir çeşitidir. Gidenler geri döndüklerinde; öyle bir pencereden izleyip merakını gidermek için değil de gerçekten geri döndükleri için geldilerse, ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş seni bulur.
Eğer iki insanın ulaşmak istediği şey aynı yere çıkıyorsa, farklı yollardan yürümelerinin bir anlamı olmaz. O sokak illaki birleşir. Danışanlarımızın terapi seanslarında katarsis yaşamalarının sebebi, duygularını içlerinde bir yere saklamalarından dolayıdır.
Bu katarsis yaşanana kadar duygular insanların yaşamlarında farklı formlarda kendilerini gizlemeye devam ederler. Ama bir yere gitmezler, kaybolmazlar; aksine sakladıkça büyürler, sakladıkça yüzeye çıkmak için çırpınırlar. Ve bir gün illaki yüzeye çıkarlar; bazen kendilerini göstererek, bazense bir şeyin arkasına saklanarak.
Ama mutlaka yüzeye çıkarlar. Gitmek de kalmanın farklı bir çeşitidir demiştim ya; duygular içimizde kalırken gitmek neye yarar? Belki de asıl yolculuk bavulları toplamakta değil, içimizde taşıdığımız o sessiz yükleri nihayet özgür bırakabilmektedir.

