Dünya halklarının tartışmasız en yaygın sporu futboldur. Ancak futbolu yalnızca bir oyun olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Ülkelere varlık kazandıran şey nasıl o ülkenin halklarıysa, futbol takımlarını da ayakta tutan yegâne güç, maddi hiçbir çıkar beklemeden aidiyet hisseden taraftarlarıdır.
Köklü spor kulüpleri, içinden çıktıkları toplumların dini, sınıfsal, etnik veya siyasi çatışmalarının taşıyıcısı konumundadır. Örneğin; Birleşik Krallık'ta Celtic, İrlanda milliyetçiliğini ve Katolikliği temsil ederken; Rangers, Britanya milliyetçiliği ve Protestanlık adına rekabet eder. İspanya'da Real Madrid, İspanyol merkezi devletini temsil ederken; Barcelona Katalan milliyetçiliğini, Athletic Bilbao ise Bask milliyetçiliğini futbol sahasına yansıtır. İtalya'da Lazio sağcı ve faşist sembollerle, Livorno ise komünizm ve işçi sınıfı kültürüyle özdeşleşmiştir. Türkiye'de ise Galatasaray'ın kökleri Osmanlı Sarayı'na ve ilim irfan sınıfına dayanırken, Fenerbahçe yeni kurulan Cumhuriyetin ve Milli Mücadele'nin sembolizmi üzerine inşa edilmiştir. Bursaspor ve Amedspor örneği de Türkiye'deki bölgesel aidiyetlerin sahaya yansımasıdır. 29 Haziran 1923'te oynanan General Harrington Kupası'nda Fenerbahçe'nin İngiliz kuvvetlerini 2-1 yenmesi, futbolun nasıl siyasal bir zafere dönüştüğünün çok güçlü bir kanıtıdır. İsmet İnönü'nün bu galibiyet üzerine söylediği "Lozan'da hem havan topuyla hem futbol topuyla Savaşı kazanan tek ülke bizim" sözü, sporun politikayla nasıl bütünleştiğini gösterir. Aslında futbol, 90 dakikalık bir kimlik savaşıdır ve bu kolektif bellek mekanizması, siyasi kutuplaşmaların en rahat alevleneceği sosyal bir laboratuvardır.
Maksimir'deki İlk Kıvılcım ve Tribünlerin Milisleşmesi
Tito'nun ölümünün ardından Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti, yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda yedi ayrı egemen ülkeye bölündü. Ancak bu savaş, siperlerden önce futbol sahalarındaki etnik çatışmalarla başladı. 13 Mayıs 1990'da Zagreb'deki Maksimir Stadyumu'nda Dinamo Zagreb ile Kızılyıldız arasında oynanan karşılaşma, Yugoslavya iç savaşının "başlangıç provası" olarak tarihe geçti. Dinamo Zagreb'in Bad Blue Boys (BBB) grubu ile Kızılyıldız'ın Delije grubu ve rejim polisi arasında patlak veren şiddetli olaylarda, Dinamo kaptanı Zvonimir Boban'ın Hırvat bir taraftarı döven polise attığı uçan tekme, Hırvatların rejime başkaldırısının en ikonik sembolü oldu. Bu süreçten sonra tribünlerdeki öfke milis kuvvetlere evrildi: * Kızılyıldız'ın taraftar lideri "Arkan" lakaplı Zeljko Raznatovic, stadyumdaki bu kitleyi organize ederek "Sırp Gönüllü Muhafızları"nı kurdu ve savaş boyunca sayısız katliama imza attı. * Karşı tarafta ise Bad Blue Boys üyeleri Hırvatistan'ın bağımsızlığı için doğrudan cepheye koştu. * Hırvatistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Hırvat lider Franjo Tuđman'ın komünizm izlerini silmek için kulübün adını "Croatia Zagreb" yapması taraftarları bu kez kendi destekledikleri rejimle karşı karşıya getirdi ve yıllarca süren boykotlar sonucu 2000 yılında "Dinamo" ismi geri alındı.
Seçilmiş Travmalar ve Liderlerin Siyasi Manipülasyonu
Yugoslavya'nın dağılışı, sadece ekonomik veya siyasal bir çöküş değil, liderlerin tarihsel travmaları kullanarak kitleleri şiddete yönlendirdiği bir psikolojik mühendislik sürecidir. Vamık Volkan'ın "Seçilmiş Travma" kavramıyla açıkladığı üzere; Sırp lider Slobodan Milošević, 1389 Kosova Savaşı'nı tam 600. yıl dönümünde (1989'da) bir "zaman çökmesi" hissi yaratarak kitlelere yeniden yaşattı. Milošević, Müslüman Boşnakları ve Arnavutları tarihsel olarak düşman gördükleri "Türkler" ile eşitleyerek, "Ya Türklere karşı savaşırsınız ya da soyunuz yok olur" ve "Bir daha İslam, Sırplara boyun eğdiremez" şeklindeki söylemleriyle, Sırpların kurban psikolojisini ölümcül bir intikam arzusuna çevirdi. Benzer bir şekilde Hırvat lider Franjo Tuđman da, Hırvatları "uygar Batı", Sırpları ise "barbar Doğu" olarak kodlayıp, "Balkanlar ile arasındaki siyasi bağlarımız, Hırvat tarihinde sadece kısa bir bölümü ifade etmiştir ve bu bağın tekrarlanmaması üzerine kararlıyız!" diyerek milliyetçi kutuplaşmayı keskinleştirdi. Bosna'daki Sırp Demokrat Partisi Başkanı Velibor Ostojic'in "Sırp topraklarının her köşesi bir cennet harikasıdır" hezeyanı, kolektif narsisizmin bir sonucuydu. Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ise savaşın kaçınılmaz bir kader olmadığını şu sözlerle ifade etti: "Yugoslavya'nın kaderi ve dağılması kaçınılmaz değildi; meseleler ortaya çıktığında çözülmenin kendisi oldukça farklı bir şekilde gelişebilirdi.". Bu süreçteki kışkırtmanın en dondurucu itirafı, Hırvatistan'daki Sırp Demokrat Partisi Lideri Jovan Raskoviç'ten geldi: "Kendimi sorumlu hissediyorum… Sırp halkındaki duygusal gerginliği yaratmasaydım, hiçbir şey olmayacaktı. Partim ve ben, Sırp milliyetçiliğinin fitilini yaktık. Bu insanları biz sürdük ve ona bir kimlik verdik.".
Kosova: Müslümanların İmtihanı ve Gasp Edilen Hak Sahipliği
Politik psikolojinin ve tarihsel travmaların en keskin şekilde hissedildiği alanlardan biri Kosova oldu. Siyasal İslami söylemin de haklı olarak vurguladığı gibi; Kosova'da Müslüman Arnavutlar ve Boşnaklar, sırf inançları ve etnik aidiyetleri yüzünden kendi öz topraklarında bir hak sahipliği mücadelesine zorlandılar. Sırplar, o bölgedeki Müslüman halka eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulayarak onlara zor günler yaşattı. Bu durum, Müslümanların hayatta kalma refleksiyle kendi inançlarına daha sıkı sarılmalarına ve gasp edilen haklarını geri almak için direnmelerine neden oldu.
Ahlaki Kopuş, Dehümanizasyon ve Acı Gerçekler
Bireylerin komşularına karşı acımasızlaşması, ancak ahlaki bir kopuşla mümkündür. Savaş suçlarından yargılanan eski bir asker, vahşeti normalleştirmek için "Sistemin parçası olduğum için empoze edilenleri aldım… Devleti savunmak için zorlandım" diyerek eylemlerini rasyonalize etti. Başka bir sanık ise etnik ayrışmayı doğal bir şeymiş gibi, "Her kuşun yuvasına uçtuğu" sözüyle meşrulaştırmaya çalıştı. Halka pompalanan "Bir Sırp mezarı olduğu her yerde Sırp toprağı vardır" söylemi, karşı tarafı insanlıktan çıkaran (dehümanize eden) bu yayılmacılığın aracı oldu. Sırp Milis Lideri Ratko Mladiç'in Srebrenitsa katliamı sırasındaki "Dünya bunu yapmamıza izin verdi… Yarın aynısını Zepa'da yapmamıza izin verecekler" sözleri, vahşetin dış dünyanın göz yummasıyla nasıl sıradanlaştığını gösterir. Bu süreçte medya algıları yönetti. Bir Saraybosnalı sivil durumu şöyle özetledi: "Hükümetin yayınladığı radyoyu dinledik ve ardından Sırp istasyonuna geçtik: Haberler aynıydı… ancak düşmanın adı ve saldırıyı başlatan taraf tam tersiydi.". Savaşın ağır şartlarında hayatta kalabilmek için Hırvat kimliğine geçip vaftiz olan bir genç, "Kiliseye boyun eğmek zorunda kaldım… ama dünya görüşümü değiştirmedim" derken; savaştan sonra dayatılan kimliklere direnen Bosnalı bir Sırp sivil "Neden Bosnalı Ortodoks olmalıyım? Sırp olmaya devam etmek istedim ve bunun sorun olmamasını istedim" diyerek kimliğinin yok edilmesinden duyduğu korkuyu anlattı. Tüm bu düşmanlık, bir arada yaşama kültürünü tamamen yok etti. Yugoslav efsanesi Vlade Divac, bir şampiyonluk maçında sahaya atılan Hırvat bayrağını indirdiği için bir anda "Hırvatların haini, Sırpların kahramanı" ilan edildi. Divac'ın "Bu hepimizin, Yugoslavya'nın zaferi!" çırpınışları karşılık bulmadı ve en yakın dostu Dražen Petrović ile bağları koptu. Sonrasında ise "Artık sadece, savaşa kurban giden dostluğun hatıralarıyla yaşıyorum" dedi. Sanatçı Suzan Kardeş'in "Yugoslavya'yı hâlâ çok özlüyorum. Ne gerek var yediye bölünmeye? Hep beraber çok mutluyduk" isyanı, yitirilen üst kimliğe duyulan büyük özlemdir.
Küresel Satranç, Diplomatik Oyunlar ve Jeopolitik Gerçekler
Yugoslavya’nın dağılmasını yalnızca iç dinamiklerle açıklamak yeterli değildir. Krizin uluslararası boyutunu; Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Avrupa’daki güç dengelerinin değişmesi, ekonomik ilişkiler, diplomatik müdahaleler ve büyük güçlerin bölgesel çıkarları üzerinden ayrıca değerlendirmek gerekir. "Kendi kaderini tayin hakkı" kavramı tarihsel süreçte zaman zaman büyük güçlerin diğer ülkeleri parçalamak için kullandığı jeopolitik bir araca dönüşebilmiştir (Bu dayatmalara Lozan Antlaşması ile karşı durarak gerçek bir barış tesis eden Türkiye Cumhuriyeti nadir bir istisnadır). Soğuk Savaş bitince, uluslararası güçler ve müttefikleri, yaşayan son sosyalist devletlerden biri olan Yugoslavya'ya yönelik pragmatik bir tutum izlemiştir. Bu süreç, daha sonraki yıllarda özellikle Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) etrafında yürütülen tartışmalarla birlikte, büyük güçlerin bölgesel dönüşümlerdeki rolü konusunda yeni yorumların ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ancak Yugoslavya’nın parçalanması ile BOP arasında doğrudan nedensel bir bağ kurabilmek için ayrıca kanıtlanması gereken bir ilişki bulunmaktadır. Dönemin üst düzey Amerikalı diplomatlarının "Bu dövüşte köpeğimiz yok" şeklindeki yaklaşımları, olaya insani değil, tamamen pragmatik bakıldığının kanıtıdır. Dayton Anlaşması'nın mimarı olan diplomat, yaşananları "Batı'nın 1930'lardan beri en büyük toplu güvenlik başarısızlığı" olarak nitelemiş ve Sırplara özerklik verilmesini eleştirmiştir. Dönemin büyükelçisinin "Tanık olduğumuz şey, yukarıdan aşağıya şiddete neden olan milliyetçilikti… Yugoslavya'da suçlular liderleridir" sözleri de, vahşetin içerideki elitlerle dış sistemin etkileşimiyle tırmandırıldığını belgeler.
Bir Toplumun Psikolojik Olarak Bölünmesinin 14 Aşaması
Yugoslavya örneğinin politik psikoloji perspektifinden incelenmesi, toplumların bölünme sürecinin analitik olarak 14 aşamada modellenebileceğini düşündürmektedir:
1) Mevcut farklılıkların varlığı. 2) Ekonomik ve siyasal krizin ortaya çıkması. 3) Belirsizlik ve güvensizlik ortamı. 4) Kapsayıcı kimliğin çöküp dışlayıcı alt kimliklere sığınılması. 5) Geçmiş travmaların ("Zaman çökmesi" ile) yeniden kitlelere hatırlatılması. 6) Kurban ve mağduriyet anlatısının inşası. 7) Güçlü bir beka ve tehdit algısı oluşturulması. 8) “Biz” ve “Onlar” psikolojik sınırlarının kesin çizgilerle çekilmesi. 9) Liderlerin bu ayrımı söylem ve eylemleriyle açıkça kışkırtması. 10) Medyanın alternatif gerçeklikler inşa etmesi. 11) Dış grubun şeytanlaştırılması (Dehümanizasyon). 12) İnsanların vicdanlarını susturdukları ahlaki kopuş (Moral Disengagement). 13) Şiddetin meşrulaştırılması. 14) Psikolojik olarak duvarlarla örülmüş bu zihinlerin fiziksel ve coğrafi bölünmesi.
Yugoslavya’nın çözülüşü, yalnızca haritaların, orduların ve devletlerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda kimliklerin, korkuların, travmaların, kolektif hafızanın ve insanların birbirlerine bakış biçiminin dönüşümüdür. Bir toplumun fiziksel sınırları değişmeden önce, insanların zihnindeki sınırlar değişebilir. Ortak kimlik zayıfladığında geçmiş yeniden siyasallaşabilir; mağduriyet anlatıları güçlenebilir; tehdit algısı derinleşebilir; “biz” ve “onlar” ayrımı keskinleşebilir. Liderler bu ayrımı siyasallaştırdığında, medya farklı gerçeklikler ürettiğinde ve dehümanizasyon ile ahlaki kopuş şiddeti mümkün hâle getirdiğinde, zihinsel sınırlar giderek fiziksel sınırlara dönüşebilir. Bu nedenle Yugoslavya örneği, bir devletin nasıl parçalandığından daha fazlasını anlatır: Bir toplumun ortak kimliğini nasıl kaybedebileceğini gösterir. Belki de bu hikâyeden çıkarılabilecek en önemli ders şudur: Toplumlar önce haritalarda değil, zihinlerde bölünür. Psikoloji her şeydir.
