Perşembe, Ekim 1, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

İz Bırakmayan Şiddet: İlişkisel Tahakkümün Adli Psikolojideki Yeri

Şiddet kavramı adli mekanizmalarda ve toplumsal algıda genellikle somut bulgularla; darp raporlarıyla, kırıklarla ya da bedende bıraktığı açık izlerle tanımlanır. Ceza hukuku, faile isnat edilecek suçu belirli bir tarih, olay yeri ve fiziksel hasar üzerinden kurgulamaya alışıktır. Oysa şiddetin en sinsi ve yıkıcı biçimleri kapalı kapılar ardında, hiçbir fiziksel temas olmaksızın, failin mağdur üzerinde kurduğu psikolojik abluka ile yürütülür. Sessiz bir tahakküm ve zorlayıcı bir kontrol.

Sessiz tahakküm, dışarıdan bakıldığında kolayca fark edilmeyen; ancak mağdurun yaşamını adım adım daraltan bir kontrol biçimidir. Burada şiddet her zaman bağırmak, tehdit etmek ya da fiziksel bir iz bırakmak şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen arkadaşlardan uzaklaştırmak, ekonomik özgürlüğü sınırlandırmak, telefonunu ve sosyal medya hesaplarını denetlemek, sürekli yetersizlik hissi aşılamak, söylediği her şeyi sorgulamak üzerinden örtük yöntemlerle ilerler. Zamanla kişi yalnızca çevresinden değil, kendi kararlarından da uzaklaşmaya başlar. Gaslighting ise bu döngünün en görünmez halkalarından biridir. Fail, yaşananları inkâr ederek, mağdurun hatırladıklarını çarpıtarak veya verdiği tepkileri “abartılı” olarak nitelendirerek onun kendi algısına duyduğu güveni aşındırabilir. Böylece ortada görünür bir yara bulunmasa bile kişi, ne söyleyeceğini, nereye gideceğini, kiminle görüşeceğini ve nasıl davranacağını karşı tarafın tepkisini hesaba katarak belirlemeye başlayabilir. Tahakkümün en sarsıcı yanı da burada ortaya çıkar: Kişinin hayatındaki sınırlar zamanla dışarıdan çizilmez; kişi, çatışmadan kaçınmak ve olası sonuçları önlemek için bu sınırları kendi içinde taşımaya başlar.

Bu tahakkümün giderek yerleşmesinde, fail ile mağdur arasındaki güç dengesizliği belirleyici bir rol oynar. Sevgi ve ilgi kimi zaman yakınlıkla, kimi zaman ise geri çekilme, küçümseme ya da sessizlikle iç içe geçer. Öngörülemez hale gelen bu döngü, mağdurun sürekli olarak “Neyi yanlış yaptım?” sorusunu sormasına ve zamanla yaşananların sorumluluğunu kendi üzerinde aramasına neden olabilir. Böylece suçluluk duygusu derinleşirken kişinin kendi kararlarına ve sınırlarına duyduğu güven de zayıflar. Bir süre sonra mesele yalnızca failin ne yaptığı değil, mağdurun kendisini ve karşısındaki kişiyi nasıl algıladığı haline gelir. Tam da bu noktada dışarıdan gelen “Neden gitmedi?” ya da “Neden buna izin verdi?” soruları, yaşanan psikolojik sürecin karmaşıklığını gözden kaçırabilir. Çünkü uzun süreli kontrol altında kişinin hareket alanı yalnızca fiziksel olarak değil, zihinsel ve duygusal olarak da daralabilir. Bazen açık bir kapının ardında özgürlük bulunurken, kişinin o kapıdan çıkmasını engelleyen şey fiziksel bir kilit değil, zaman içinde aşınmış olan kendi iradesine duyduğu güvendir.

Bu asimetrik güç dengesi, yalnızca yüzeysel bir baskı mekanizmasıyla değil, fail ile mağdur arasında kurulan derin ve patolojik aktarım dinamikleriyle beslenir. Nesne ilişkileri düzleminde incelendiğinde; fail, kendi iç dünyasında yüzleşmeye tahammül edemediği yetersizlik, değersizlik, acizlik ve kontrol kaybı temsillerini yansıtmalı özdeşim mekanizması aracılığıyla mağdurun üzerine boca eder. Zamanla bu ağır ruhsal yükü üstlenmek zorunda bırakılan mağdur, failin zihninde canlandırdığı o “kusurlu, yetersiz ve her hatadan sorumlu öteki” temsilini bütünüyle içselleştirir. Böylece mağdur, failin öfkesini ve kısıtlamalarını rasyonalize etmeye başlar; kusuru kendi davranışlarında arar ve failin inşa ettiği tahakküme bizzat kendi benlik algısını feda ederek itaat eder. Dışarıdan bakan bir gözün sıklıkla sorduğu “Neden o kapıyı çekip gitmedi?” sorusu, failin mağdurun zihnindeki “benlik” ve “öteki” sınırlarını bu şekilde felç eden aktarım ve temsil döngüsünü kavrayamamaktan kaynaklanır.

Sessiz tahakkümün en zor fark edilen yönlerinden biri, failin dış dünyadaki görünümü ile mağdurun yaşadığı gerçeklik arasındaki büyük farktır. Fail çevresine karşı sakin, anlayışlı ve güvenilir bir profil sunarken, mağdur yaşadıklarını anlatmaya çalıştığında çoğu zaman bunun karşılığını bulamayabilir. Adli süreçte ise uzun süreli psikolojik baskının izleri her zaman kolayca görünür değildir. Yaşananlar “ilişki sorunu”, “kıskançlık” veya “iletişim problemi” gibi gündelik ifadelerle değerlendirildiğinde, sistematik kontrol ve manipülasyon örüntüsü arka planda kalabilir. Üstelik yoğun ve uzun süreli stres altında bulunan bir mağdurun yaşadıklarını anlatma biçimi de dışarıdan beklenenden farklı olabilir; anlatımda kopukluklar, ayrıntıları hatırlamada güçlükler veya yoğun kaygı görülebilir. Oysa travmatik yaşantının anlatım üzerindeki etkileri, tek başına yaşananların gerçek olmadığı anlamına gelmez. Bu nedenle adli süreçlerde yalnızca anlatının ne kadar düzenli olduğuna değil, anlatının ortaya çıktığı psikolojik koşullara ve ilişkinin zaman içinde oluşturduğu örüntüye de dikkat edilmesi önem taşır. Aksi halde failin dışarıdaki itibarı ile mağdurun yaşadığı psikolojik gerçeklik arasındaki uçurum, adalet sürecinin görmesi gereken önemli ayrıntıların görünmez kalmasına neden olabilir.

Örtük şiddetin adli süreçlerde görünür hale gelebilmesi, şiddeti yalnızca fiziksel temas üzerinden değerlendiren dar çerçevenin ötesine geçmeyi gerektirir. Zorlayıcı kontrol; kişinin ilişkilerini, ekonomik kaynaklarını, hareket alanını ve kararlarını sistematik biçimde sınırlandıran bir örüntü olarak ele alınmalıdır. Bu noktada adli psikolojinin rolü önem kazanır. Mağdurun yaşadığı psikolojik baskının niteliğini, ilişkinin zaman içindeki dinamiklerini ve ortaya çıkabilecek riskleri değerlendiren uzman görüşleri, olayın yalnızca tekil davranışlar üzerinden değil, bütüncül bir örüntü içinde ele alınmasına katkı sağlayabilir. Çünkü bazı şiddet biçimleri bir anda gerçekleşmez; zaman içinde kişinin özgürlüğünü, sınırlarını ve kendi kararlarına duyduğu güveni aşındırarak ilerler. Bu nedenle adli değerlendirmelerde yalnızca “ne oldu?” sorusuna değil, “bu davranışlar zaman içinde nasıl bir kontrol örüntüsü oluşturdu?” sorusuna da yer verilmesi, görünmeyen şiddetin anlaşılmasında önemli bir adım olabilir.

Soruşturma süreçlerinde örtük şiddetin değerlendirilmesi, fiziksel bulguların yokluğunda daha karmaşık hale gelebilir. Adli muayenede görünür bir yaralanmanın bulunmaması, ilişkinin içinde yaşanan psikolojik baskı ve kontrol davranışlarının da göz ardı edilmesine yol açabilir. Yaşananlar zaman zaman “aile içi geçimsizlik”, “kıskançlık” veya “ilişkisel anlaşmazlık” gibi daha genel ifadeler altında değerlendirildiğinde, davranışların sürekliliği ve oluşturduğu kontrol örüntüsü arka planda kalabilir. Bunun yanında, uzun süreli stres ve travmatik yaşantılar kişinin olayları aktarma biçimini etkileyebilir; anlatımda kopukluklar, bazı ayrıntıları hatırlamakta güçlük veya yoğun kaygı görülebilir. Ancak bir anlatının her ayrıntısının aynı ölçüde hatırlanamaması, tek başına yaşantının gerçekliği hakkında kesin bir sonuca götürmez. Bu nedenle adli değerlendirmelerde yalnızca anlatının kronolojik ve kusursuz biçimde aktarılıp aktarılmadığına değil, kişinin içinde bulunduğu psikolojik koşullara ve ilişkinin zaman içinde oluşturduğu davranış örüntüsüne de dikkat edilmesi önem taşır. Görünmeyen şiddetin fark edilmesi, hem mağdurun yaşadığı deneyimin daha bütüncül değerlendirilmesine hem de adli sürecin daha sağlıklı yürütülmesine katkı sağlayabilir.

Adli mekanizmanın failin kurduğu bu örtük tahakkümü cezalandırabilmesi için yalnızca somut yaralanmalara odaklanan geleneksel şiddet tanımının ötesine geçmesi zorunludur. Çağdaş ceza hukukunda zorlayıcı kontrolün bağımsız bir suç tipi olarak tanımlanması ve delil değerlendirme süreçlerinde adli psikologların hazırlayacağı detaylı psikolojik profilleme ve risk değerlendirme raporlarının esas alınması gerekmektedir. Şiddeti münferit bir olay değil, zamana yayılan bir yok etme stratejisi olarak okuyabilmek; failin gerçek sorumluluğunu ortaya çıkarmanın ve mağdura görünmez kelepçelerinden kurtulabileceği adil bir zemin sunmanın tek yoludur.

Esma Şahin
Esma Şahin
Esma Şahin, 2023 yılında Nişantaşı Üniversitesi’nde başladığım psikoloji serüvenimde, insan zihninin karmaşık ama bir o kadar da büyüleyici doğasını anlamayı temel hedefim olarak belirledim. Sadece teorik bilgiyle yetinmeyen, sahada olmayı ve dinamiği seven bir öğrenci olarak bugüne dek Akademya, Hüma Psikoloji ve Bulut Psikoakademi ve son olarak aktif devam ettiğim Nova Psikoloji Akademisi gibi değerli kurumlarda staj tecrübeleri edindim. Bu süreçte Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), Şema Terapi ve Psikanalitik yaklaşımlar üzerine vaka analizleri yapma; oyun ve sanat terapileriyle çocukların iç dünyasına inme fırsatı buldum. İnsanın içsel çatışmalarını ele alan klinik psikolojiden travmanın ruhumuzda açtığı yaralara, irademizi esir alan bağımlılıklardan suçun karanlık yüzünü aydınlatan adli psikolojiye uzanan bu yolda; insan zihninin tüm bu kırılgan ve karmaşık dinamiklerini birbirine bağlayan o görünmez ipleri merak eden biri olarak bu alanlarda uzmanlaşma hedefindeyim .Hayatın her alanında, özellikle de insan ilişkilerinin tam merkezinde psikolojinin izlerini sürmüş biri olarak; araştırmaya, öğrenmeye ve paylaşmaya duyduğum bu tutkuyu artık bu satırlara taşıyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar