İnsan, yaradılışı gereği diğerleriyle iletişim ve etkileşim içerisinde olan bir varlıktır. Bu etkileşimler sonucunda insanlarla bağ kurarız ve o kişinin hayatımızdaki konumunu farklı şekillerde adlandırırız. Romantik ilişkiler de bu alt ilişkilerden biridir. Peki, romantik ilişkiler kurduğumuz insanları neye göre seçeriz?
Psikoloji perspektifinden bakıldığında, bir insanla yakınlık kurmamızı sağlayan nokta benzerliklerimizdir. Bunun üzerine pek çok çalışma yapılmış ve büyük oranda ortak hedeflerimizin, ilgi alanlarımızın olduğu insanlarla daha uzun soluklu ilişkiler kurabildiğimiz görülmüştür. Bir ilişkiyi canlı kılan en önemli unsur uyumdur. Aynı dili konuştuğumuz, hayata aynı yönden baktığımız bir insanla gelecek hayali kurabilmek çok kıymetlidir. Ancak, “zıt kutupların birbirini çekmesi” fikrini hiç düşündünüz mü? Bu noktada sadece aşk değil, kişinin bakış açısı ve psikolojik geçmişi de devreye girer. Bazı insanlar, benzerliklerin aksine, bize nefes alanı oluşturduğu için çekici gelir. Bu yazıda bunun üzerine yoğunlaşacağız.
Bazen karşımızdaki insanda bizim eksik yanımızı görebiliriz; tamamlanma arzumuz olabilir. Bu düşünceye göre, zıttımız olan bir insanın bizim eksik parçamızı taşıdığını düşünebiliriz. Bu insanı ilgi çekici bulmanın ötesinde, farklı bir yaşamın temsili olarak görebiliriz; hayatı yaşama ve algılama biçimine hayranlık duyabiliriz.
İnsan ilişkilerinde bizi etkileyen şey, sanılanın aksine, çoğu zaman karşımızdaki insan değil, o insanın bize hissettirdikleridir. Her insan zaman zaman kendini maskeleme ihtiyacı duyabilir; çevresindeki insanlardan nasıl bir tepki alacağını öngöremediği için davranışlarını, konuşmalarını törpüleme gereksiniminde bulunabilir. Bunun tersi olarak, bazı insanlar vardır ki yanındayken bu kaygıların hiçbiri aklına gelmez. Bazen aşk dediğimiz şey budur; bize kendimizin farklı bir versiyonunu görme olanağı sağlar.
Farklılıkların bizi birbirimize yaklaştırdığı teorisine kuramsal olarak ve biraz daha yakından bakacak olursak, karşımıza Carl Jung’un gölge kuramı çıkacaktır. Bu kurama göre, her insanın bastırdığı gölge yanları vardır. Gizlemek için çaba harcadığımız bu yanımızı farklı birinde gördüğümüzde yakınlık duymamız da gayet normaldir. Bu nedenle, sürekli güçlü durmaya çalışan biri, kırılgan insanlara; fazla kontrolcü biri ise özgür ruhlu birine karşı güçlü bir çekim duyabilir. Romantik ilişkiler bazen kurulan bir bağdan öte, eksik yanımızı arama eğilimi olarak karşımıza çıkabilir.
Aşkın en etkileyici yönlerinden biri, başka birinin yanında kendimizin farklı halini görebilmektir. Ancak bu etkileyici yön, aynı zamanda ilişkiyi zorlayıcı da kılabilir. Çünkü aynı dili konuştuğunuz, hayata aynı yönden baktığınız bir insanla uyumu yakalamak daha kolaydır. Yaşam tarzlarının, düşüncelerin farklı olduğu bir ilişkide iletişim daha zor olacaktır. Bir insanın bize sadece iyi hissettirmesi, her zaman o kişinin bizim için doğru insan olduğu anlamına gelmeyebilir. Bu aşamada çatışmalar başlıyor. Başta ilgimizi çeken özellikler, zamanla krize yol açabiliyor. Hayata bakış açısı, düşünce yapısı, duyguları algılama biçimi ve gelecek planları gibi konular yalnızca hislerle çözümlenemeyebiliyor. İki insan aynı hisleri yaşasa da bazen aynı hayatı yaşayamıyor.
Yetişkinlik, biraz da bize kendimizi iyi hissettiren her şeyin bizim için doğru olmadığını kabullendiğimizde başlıyor aslında. Pek çok yerde bahsedildiği gibi, sevginin her şeyi çözeceğini, iki insan birbirini seviyorsa hiçbir şeyin önemli olmadığını düşünüyoruz ama gerçek hayat maalesef bambaşka. Sevgi çok önemli bir duygu, ama bir birliktelik için her zaman yeterli olmayabiliyor. Belki de en zor kararlar, bunu fark ettiğimiz anda başlıyor; bir insana hiçbir kötü his beslemememize rağmen ondan uzak durmak zorunda olduğumuzu fark ettiğimizde. Çünkü bazen sorun, kötü duygular değil, iki insanın birbirine rağmen bambaşka hayatlar yaşamasında gizlidir.
İlişkiyi sadece “doğru insanı bulmak” fikri üzerinden değerlendirmek bana pek doğru gelmiyor. Hayatımıza giren herkesle sonsuz bir bağ kurmamız, uzun soluklu şeyler yaşayabilmemiz mümkün değil. Bazı insanlar hayatımızda kalıcı bir yer edinmek için değil, bize birer öğretici olmak için hayatımıza girer. Kendi hayatımızla, düşüncelerimizle, seçeneklerimizle ve kişiliğimizle ilgili farkındalıkları bize gösterirler. Bazen de unuttuğumuz bir duyguyu yeniden hissettirirler. Belki de bu yüzden bazı ilişkiler bizim için unutulmaz oluyor.
İnsan büyüdükçe yeni bir ayrımın daha farkına varıyor: birini anlayabilmemiz, o kişiyle aynı yolu yürüyebileceğimiz anlamına gelmiyor. Duygusal bağ ve yaşam uyumu bazen aynı noktada birleşmiyor. Bazen birine çok büyük bir sevgiyle bağlı olsak da bu bağ, beraber bir gelecek kurmak için yeterli olmuyor. Bu aşamada, bize kabul etmemiz için tek bir seçenek kalıyor: o insanın hayatımızdaki etkisini göz ardı etmeden geride bırakabilmek, beraber yürüyebileceğimiz bir yol olmadığını kabullenmek.
Sonuç olarak, kurulan her bağın sonsuza kadar sürmesi gerekmediğini hatırlatmak istiyorum. Bazı insanlar, bize kendimizi daha özgür, daha mutlu, daha rahat hissettiren bir yönümüzü gösterip sessizce hayatımızdan çıkıyor. O insanın ardından bize kalan tek şey, bize kazandırdığı farkındalıklar ve gösterdiği farklı yönlerimiz oluyor. Belki de bir ilişkiden alabileceğimiz en büyük ders, birini anlayabilmemize rağmen kendimizi seçebilmek ve bir bağın bitmesine rağmen kalbimizde sıcak bir hatıra olarak anımsayabilmektir.


