Diğerlerinin Sesi Ne Zaman İçimizde Konuşmaya Başlar?
Bazen bir karar verirken zihnimizde yalnız değilizdir. Henüz kimse fikrini söylememiş, bizi eleştirmemiş ya da seçimimize karşı çıkmamış olsa bile başkalarının ne düşüneceğini hesaba katmaya başlarız. Vereceğimiz karardan çok, o kararın nasıl karşılanacağını düşünürüz. Sanki görünmeyen bir göz bizi izliyor, seçimlerimizi değerlendiriyor ve neyin “uygun” olduğuna bizden daha çok karar veriyordur.
Bu durum aslında oldukça tanıdıktır. Çünkü insan, başkalarının düşüncelerinden tamamen bağımsız yaşayan bir varlık değildir. Kabul edilmek, ait hissetmek ve çevremiz tarafından nasıl görüldüğümüzü önemsemek sosyal yaşamın doğal bir parçasıdır. Ancak bazen bu hassasiyet öylesine güçlenir ki, başkalarının gerçek düşüncelerinden çok onların ne düşünebileceğine dair tahminlerimiz davranışlarımızı yönetmeye başlar.
“Yanlış anlaşılır mıyım?”
“Arkamdan konuşurlar mı?”
“Ailem benim yüzümden mahcup olur mu?”
Gündelik dilimizde bütün bu ihtimalleri tek bir cümlede toplayan oldukça güçlü bir ifade var: “El alem ne der?”
Psikolojik açıdan bakıldığında bu cümle, yalnızca çevremizdeki insanların gerçekten ne düşündüğüyle ilgili değildir. Sosyal normların içselleştirilmesi, olumsuz değerlendirilme korkusu, aileden aktarılan beklentiler ve kişinin benlik algısı bu kaygının arkasında birlikte rol oynayabilir. Peki başkalarının düşüncesi ne zaman yalnızca dışarıdan gelen bir değerlendirme olmaktan çıkıp içimizdeki bir sese dönüşür?
Henüz Kimse Bir Şey Söylemeden: Olumsuz Değerlendirilme Korkusu
Olumsuz değerlendirilme korkusu: Kişinin başkaları tarafından eleştirilme, yetersiz bulunma, reddedilme ya da olumsuz algılanma ihtimaline karşı duyduğu kaygıyı ifade eder. Buradaki önemli nokta, olumsuz değerlendirmenin gerçekten gerçekleşmesinin şart olmamasıdır. Bazen yalnızca gerçekleşebileceğini düşünmek bile davranışlarımızı etkileyebilir.
Bu nedenle kişi bir karar vermeden önce zihninde adeta görünmez bir seyirci kitlesi oluşturabilir. Ne söyleyeceklerini, nasıl bakacaklarını, hangi yorumu yapacaklarını tahmin eder. Böylece beklenen sosyal değerlendirme, gerçek bir değerlendirme yaşanmadan önce devreye girer.
Bu süreç sıklaşmaya başladığında, insan yalnızca çevresinin tepkilerini düşünmez; davranışlarını da bu olası tepkilere göre düzenlemeye başlayabilir. Eleştirilmemek için geri çekilmek, onaylanmayacağını düşündüğü bir isteğinden vazgeçmek, sınır koymakta zorlanmak ya da kendi tercihinden önce çevrenin beklentisini hesaplamak bunun farklı görünümleri olabilir.
Vaswani ve arkadaşlarının (2022) sosyal norm ihlalleri üzerine gerçekleştirdiği araştırma da bu noktada dikkat çekici bulgular sunuyor. 410 yetişkinle yürütülen çalışmada sosyal normlara aykırı davranışlar ile depresyon, kaygı ve stres belirtileri arasındaki ilişkide olumsuz değerlendirilme korkusunun rolü incelenmiştir. Bulgular, kişinin yalnızca kendisinin nasıl değerlendirileceğinden değil, davranışının yakınlarının nasıl algılanacağı üzerindeki olası etkisinden de kaygı duyabileceğini göstermiştir. Özellikle araştırmadaki daha kolektivist kültürel grupta yakınların nasıl değerlendirileceğine ilişkin kaygının daha belirgin bir rol oynadığı görülmüştür.
Bu bulguları doğrudan Türkiye’ye genellemek mümkün olmasa da “Benim hakkımda ne düşünürler?” sorusunun neden zaman zaman “Ailem hakkında ne düşünürler?” sorusuyla iç içe geçebildiğini anlamak açısından önemli bir psikolojik mekanizmaya işaret ediyor.
Dışarıdaki Kural Nasıl İçimizdeki Kurala Dönüşür?
Sosyal normlar, bir toplumda hangi davranışların kabul edilebilir, uygun ya da beklenen olduğuna ilişkin ortak ölçütlerdir. Bir arada yaşayabilmemiz için gereklidirler. Sorun sosyal normların varlığı değil; kişinin bu normlarla kendi ihtiyaçları, değerleri ve seçimleri arasındaki ayrımı yapamaz hâle gelmesidir. Çünkü insan, sosyal kuralları yalnızca öğrenmez. Zamanla onları içselleştirebilir.
Çocuklukta “ayıp”, “yakışmaz”, “millet ne der?”, “bizim ailemizde böyle olmaz” gibi ifadelerle karşılaşan bir çocuk yalnızca belirli bir davranışın uygun olmadığını öğrenmeyebilir. Aynı zamanda davranışlarını başkalarının bakışı üzerinden değerlendirmeyi de öğrenebilir. Yani kendi kendisinin gözlemcisi hâline gelir.
Ailemizden Bize Kalan Görünmez Kurallar
Bu iç sesin oluşumunda aile önemli bir yere sahiptir. Çünkü aile, çocuğun sosyal dünyaya ilişkin ilk bilgileri edindiği ortamlardan biridir. Çocuk burada yalnızca neyin doğru veya yanlış olduğunu değil; hangi davranışların kabul gördüğünü, hangi özelliklerinin takdir edildiğini ve hangi durumlarda eleştiriyle karşılaşabileceğini de öğrenir.
Belin Aksu, Zincir Kıran Nesil: İtaat Kültüründen Özgün Benliğe adlı kitabında toplumsal normlar, aile kalıpları ve öğretilmiş korkular üzerinden bireyin kendi sesini bulma meselesini ele alıyor. Kitapta yer alan “El alem ne der?” kaygısı da kişinin kendi seçimleriyle dış dünyanın beklentileri arasındaki gerilim açısından bu konuyla kesişiyor.
Belki de bu nedenle yetişkinlikte verdiğimiz bazı kararları anlamaya çalışırken yalnızca bugünkü koşullara bakmak yeterli olmayabilir. Bugün zihnimizde beliren bir düşüncenin kökeninde yıllar öncesinde öğrendiğimiz bir kural bulunabilir.
“Bizim ailemizde böyle şeyler olmaz.”
“Millet ne düşünür?”
“Bu yaştan sonra yapılır mı?”
Zaman geçtikçe bu cümleleri ilk olarak kimden duyduğumuzu unutabiliriz. Ancak onların oluşturduğu ölçütler yaşamaya devam edebilir. Bize öğretilmiş bir düşünceyi, bize ait bir düşünceymiş gibi hissetmeye devam ederiz.
“Ben Ne İstiyorum?” Sorusu Nereye Kayboluyor?
Başkalarının düşüncelerine sürekli odaklanmanın önemli sonuçlarından biri, kişinin kendi iç referanslarının geri planda kalmasıdır. Bir karar anında zihnimizde iki farklı soru bulunur: “Ben ne istiyorum?” ve “Benden ne bekleniyor?” İkincisi sürekli olarak birincinin önüne geçtiğinde kişi kendi ihtiyaçlarını, değerlerini ve sınırlarını fark etmekte zorlanabilir. Uzun vadede kişinin benlik algısı başkalarının onayına daha fazla bağlanabilir. Kişi bunu “Demek ki yanlışım”, “Yetersizim” ya da “Kabul edilmiyorum” şeklinde daha genel bir tutuma dönüştürebilir.
İnsan kendi yapmak istediklerinden vazgeçtiğinde kısa süreli bir rahatlama yaşayabilir. Eleştirilme ihtimali ortadan kalkmış gibi hissedilir. Fakat bu rahatlama, davranışın sürmesine de katkıda bulunabilir. Kişi bir sonraki sefer yine çevresinin beklentisine uyduğunda kaygısı azalır ve zamanla “Başkalarının istediğini yaparsam güvendeyim” düşüncesi güçlenebilir.
Böylece bir döngü oluşur: Olumsuz değerlendirilme beklentisi – kaygı – kendini sınırlandırma ya da uyum gösterme – kısa süreli rahatlama – aynı davranışın tekrarlanması.
Bu döngü devam ettikçe insanın kendi tercihleriyle çevresinden öğrendiği beklentiler arasındaki sınır bulanıklaşabilir.
Peki Başkalarını Hiç mi Önemsememeliyiz?
“El alem ne der?” düşüncesinden uzaklaşmak, “Kimsenin fikri umurumda değil” noktasına gelmek anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır. İlişkilerimizin üzerimizde etkisi vardır; davranışlarımızın başkaları üzerindeki sonuçlarını düşünmek empati, sorumluluk ve toplumsal yaşam açısından değerlidir.
Psikolojik açıdan önemli olan, başkalarının değerlendirmelerini tamamen yok saymak değil; onların görüşleriyle kendi değerlerimiz arasında esnek bir denge kurabilmektir. Bu nedenle bir karar anında “İnsanlar ne düşünür?” sorusunu kendimize sormamız tek başına problem değildir. Fakat bu sorunun yanına başka sorular da ekleyebilmek önemlidir:
“Ben bu konuda ne düşünüyorum?”
“Bu seçim benim değerlerimle uyumlu mu?”
“Gerçekten istemediğim için mi vazgeçiyorum, yoksa eleştirilmekten korktuğum için mi?”
“Şu anda duyduğum ses bana mı ait, yoksa yıllar önce öğrendiğim bir beklentiyi mi tekrar ediyorum?”
Belki de “el âlem” kaygısını anlamanın yolu, o sesi tamamen susturmaya çalışmaktan değil, kaynağını fark etmekten geçiyor. Çünkü her “Bunu yapmamalıyım” düşüncesi bizim değerimizi temsil etmeyebilir. Her “ayıp olur” hissi gerçekten yanlış bir şey yaptığımız anlamına gelmeyebilir. Her “Beni yargılayacaklar” düşüncesi de insanların gerçekten bizi yargılayacağını göstermez. Bazen yalnızca yıllardır taşıdığımız bir sosyal beklenti konuşuyordur.
Kendi seçimlerimizle içselleştirdiğimiz beklentiler arasındaki farkı görebilmek; sürekli onay arama, eleştirilme korkusu ve kendimizi başkalarının gözünden değerlendirme döngüsünden uzaklaşmamıza yardımcı olabilir. Kişinin kendi ihtiyaçlarını, sınırlarını ve değerlerini daha açık biçimde fark edebilmesi ise psikolojik iyi oluşunu destekleyen daha dengeli bir yaşam için alan yaratabilir.
Çünkü ruhsal açıdan daha özgür olmak, çevremizdeki bütün sesleri susturmak değildir. Hangi sesin bize ait olduğunu fark edebilmek ve kendi sesimize hayatımızda yeterince yer açabilmektir.
Kaynakça
- Aksu, B. (2025). Zincir kıran nesil: İtaat kültüründen özgün benliğe. Nobel Bilimsel Eserler.
- Vaswani, M., Esses, V. M., Newby-Clark, I. R., & Giguère, B. (2022). Cultural differences in fear of negative evaluation after social norm transgressions and the impact on mental health. Frontiers in Psychology, 13, 804841. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2022.804841


