‘Öfkemle yeterince uzun süre oturdum; sonunda bana gerçek adının aslında ‘yas’ olduğunu söyledi.’ C.S Lewis.
Bir gün herkes birini, bir şeyi ya da bir zamanlarını kaybeder.
Bu cümleyi okurken aklınıza ilk kimi getirdiğinizi bilmiyorum. Belki artık arayamadığınız bir baba, belki artık hiç oyun oynayamayacağınız bir anneanne, belki de hiç vedalaşamadığınız bir dost… Belki de kaybettiğiniz şey bir insan bile değildi. Bir ev, bir şehir, bir ilişki, bir hayal ya da bir zamanlar olduğunuz kişi. Çünkü yas, yalnızca ölümün ardından yaşanmaz.
Bağ kurduğumuz bir şeyi geri dönüşü olmayacak biçimde kaybetmemizle ortaya çıkan doğal uyum sürecine yas deriz. Bu tanımlamaya bazen çocukluğumuza dair bir hayalin yıkılışını bile dahil edebilirken toplum olarak yas konusunda ilginç bir aceleciliğimiz var: Acıyı severiz ama uzun sürmesini istemeyiz. İlk günlerde herkes yanınızdadır. Eviniz dolar taşar. Sonra hayat yavaş yavaş normale döner. İnsanlar işlerine gider, kahkahalar atar, planlar yapar. Siz ise bir sabah uyandığınızda dünyanın sizden habersiz devam ettiğini fark edersiniz. İşte yasın en yalnız tarafı belki de tam burasıdır. Acınız bitmediği hâlde, çevreniz onun bittiğini varsaymaya başlar. “O artık daha iyidir.” “Üzerinden aylar geçti.” “Hayat devam ediyor.” Evet… Hayat gerçekten devam eder. Ama devam eden hayat ile devam edebilen insan aynı şey değildir. Hangi birimizin zihni takvimle iyileşebilir ki?
Yasın hiçbirimiz için belirli bir süresi yoktur. Çünkü her kaybın anlamı farklıdır. Aynı kişiyi kaybeden iki kardeş bile birbirinden farklı bir yas yaşayabilir. Birinin sessizleştiği yerde diğeri öfkelenebilir. Biri sürekli konuşurken diğeri hiçbir şey anlatmak istemeyebilir. Yasın doğru bir şekli yoktur. Bu yüzden çoğu zaman hissettiğimiz duygulardan korkarız. Neden unutamadığımızı, neden zamanın gözyaşlarımızı bitirmediğini, hislerimizi sorgularız. Oysa yas doğrusal ilerleyen bir süreç değildir. Bir gün çok iyi hissederken ertesi gün eski bir şarkı, yazlıkta oturduğu koltuk, tanıdık bir koku, yıllardır uğramadığın bir sokak sizi aylar öncesine geri götürebilir. Bu geriye dönüş, iyileşmediğiniz anlamına gelmez. Zihnimiz, güçlü bağları sadece mantıkla değil; duyularla, anılarla ve çağrışımlarla saklar. İşte bu yüzden kaybın izi bazen beklenmedik anlarda yeniden görünür.
Ne var ki yas, en çok yanlış anlaşılan duygulardan biridir. Birinin, bir hayalin, bir işin, bir evliliğin artık olmadığını, bittiğini kabullenmek, olanı onaylamak değildir. Kabullenmek, artık değiştiremeyeceğimiz bir gerçekle mücadele etmeyi bırakıp, onunla birlikte yaşamayı öğrenmeye başlamaktır. O eksikliği yaşadıktan sonra zihnimiz sürekli pazarlık yapar. “Keşke o gün onu arasaydım.” “Keşke o hastaneye daha erken gitseydik.” “Keşke bunu söyleseydim.” “Keşke…” Bu cümleler çoğu zaman kontrol duygusunu yeniden kazanma çabasının bir parçasıdır. Geçmişi değiştirerek bugünkü acıyı azaltmaya çalışırız. Fakat söylediğimiz hiçbir “keşke”, bugünü, yaşanmış bir gerçeği değiştiremez. Tam da bu yüzden yas yalnızca duygusal değil, aynı zamanda bilişsel bir süreçtir.
Aradan zaman geçer, daha iyi olmaya başladığında bu sefer şunları duyarsın: “Unuttu artık.” Çoğu kişi iyileşmeyi unutmakla karıştırır ama yas, unutmak değildir. Psikolojik iyileşme, yaşanılan anıların silinmesi anlamına gelmez. Psikolojik iyileşme, artık o anıları her hatırlamanda aynı yoğun acıyı üretmemek demektir. İlk zamanlarda kayıp, bütün hayatı kaplayan dev bir boşluk gibidir. Zaman o boşluğu tamamen kaybetmez, fakat hayat onun etrafında yeniden büyümeye başlar. Tıpkı bir ağacın gövdesindeki yara izi gibi. İz kalır ama ağaç yaşamaya devam eder.
Bugün artık şunu söyleyebiliyoruz. Sağlıklı bir yas süreci, sevdiğimiz kişiyle kurduğumuz ilişkinin bitmesi değil, artık biçim değiştirmesidir. Bazen bir elbisede, bir cümlede, bazen bir tarifte… Hiçbiri, hiçbir şey tamamen kaybolmaz. Biraz bize dönüşürler. O süreçte söylenecek sözlerin çoğu düşündüğümüz kadar karmaşık değildir. Çünkü yasın en büyük ihtiyacı çözüm değil, tanıklıktır. “Bunu atlatırsın.” “Güçlü ol.” “En azından acı çekmiyor.” “Zaman her şeyi çözer.” Aşinası olduğumuz, duyduğumuz ya da bizim söylediğimiz bu cümleler iyi niyetle söylenir; ama çoğu kişinin acısıyla temas etmek yerine onu susturur. Bazen beklediğimiz şey yalnızca “Buradayım.” diyebilen bir eş, dost, anne… Bazen sessizce aynı odada oturmak… Çünkü insanın en ağır yüklerinden biri yalnız acı çekmek değildir. Anlaşılmadan acı çekmektir.
Elbette her yas doğal seyrinde ilerlemez. Eğer aylar geçmesine rağmen hâlâ kişi günlük yaşamını sürdüremiyor, yoğun umutsuzluk yaşıyor, kendine zarar verme düşünceleri taşıyor ya da hayatı tamamen durmuş hissediyorsa profesyonel destek almak önemlidir. Yas doğal bir süreçtir; ancak bazen bu süreç, kişinin yaşamını ciddi biçimde zorlayan bir hâl alabilir. Böyle zamanlarda yardım istemek ruh sağlığına gösterilen bir özendir.
Hayat bize kayıplar yaşatmaya devam edecek. Bu doğru. Ama insan olmanın en güçlü tarafı da burada başlıyor. Bazen ağlamaktan, özlemekten, öfkelenmekten korkmamak gerekir. Bırakın o dalgalar gelsin ve vursun; çünkü o dalgalar uyuşmuş bir ruhun değil, hâlâ canlı, hâlâ sevebilen ve hâlâ insan kalabilmiş bir kalbin kanıtıdır.


