Telefonumuzu kontrol ediyoruz. Bir bildirim, bir mesaj, yeni bir paylaşım… Ardından birkaç dakika sosyal medyada dolaşıyoruz. Sonra aklımıza takılan bir soruyu yapay zekâya soruyoruz. Bir metni düzenletiyor, bir fikir alıyor, merak ettiğimiz bir konuyu araştırıyor ya da yalnızca aklımıza gelen bir düşünceyi onunla paylaşıyoruz. Bütün bunlar artık günlük yaşamın sıradan bir parçası.
Peki, hiç durup şunu düşündük mü: Yapay zekâyı gerçekten ihtiyacımız olduğu için mi kullanıyoruz, yoksa kullanmadığımızda bir şeyleri kaçıracağımızı düşündüğümüz için mi?
Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Ancak bilgiye erişimin kolaylaşması, paradoksal biçimde, sürekli daha fazlasına erişme ihtiyacını da beraberinde getirdi. Artık yalnızca bilgiye sahip olmak yetmiyor; güncel kalmak, yeni gelişmeleri takip etmek, başkalarının bildiğini bilmek ve mümkün olduğunca geride kalmamak istiyoruz.
İşte tam bu noktada psikolojide “gelişmeleri kaçırma korkusu”, yani FoMO (Fear of Missing Out), önemli bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.
FoMO, kişinin başkalarının kendisinin dışında daha iyi, daha ilgi çekici ya da daha tatmin edici deneyimler yaşadığına ilişkin duyduğu kaygıyla ilişkilidir. Sosyal medya bu duyguyu özellikle görünür hâle getiriyor. Çünkü artık başkalarının ne yaptığını öğrenmek için onların yanında olmamız gerekmiyor. Bir ekran aracılığıyla başkalarının hayatlarına, başarılarına, ilişkilerine ve deneyimlerine sürekli olarak tanık olabiliyoruz. Bunun sonucunda zihnimizde tanıdık bir soru belirebiliyor:
“Acaba ben bir şeyi kaçırıyor muyum?”
Bu soru bazen yalnızca sosyal medya kullanımıyla sınırlı kalmıyor. Teknoloji geliştikçe “kaçırma” kavramının kendisi de değişiyor. Bugün bir gelişmeyi, bir haberi veya bir sosyal etkinliği kaçırmaktan söz ederken; yeni bir yapay zekâ aracını, yeni bir özelliği, yeni bir bilgiyi ya da yeni bir fırsatı kaçırma kaygısından da söz edebiliyoruz. Yapay zekâ tam da böyle bir ortamda hayatımıza girdi. ChatGPT ve benzeri üretken yapay zekâ araçları bilgiye ulaşma, metin oluşturma, öğrenme, fikir geliştirme ve problem çözme gibi birçok alanda önemli kolaylıklar sağlıyor. Üstelik bu sistemler hızlı, erişilebilir ve kullanıcıyla etkileşim kurabilen bir yapıya sahip. Bu özellikler, yapay zekâyı yalnızca kullanılan bir teknoloji olmaktan çıkarıp günlük yaşamın doğal bir parçası hâline getiriyor.
Ancak burada ince bir sınır bulunuyor. Bir teknolojiyi etkili kullanmak ile onu kontrol etmekte zorlanmak aynı şey değil.
Yapay zekâdan yararlanmak elbette problemli bir davranış değildir. Asıl mesele, kişinin yapay zekâya yönelme davranışını kontrol edip edememesi ve bu kullanımın günlük yaşamındaki diğer alanların önüne geçip geçmemesidir. Problemli teknoloji kullanımında olduğu gibi burada da yalnızca “ne kadar kullanıyoruz?” sorusu yeterli değildir. “Neden kullanıyoruz?” ve “kullanmadığımızda ne hissediyoruz?” soruları da en az bunun kadar önemlidir. Örneğin kişi, aslında herhangi bir ihtiyacı olmadığı hâlde sürekli olarak yapay zekâya başvuruyor olabilir. Bir konu hakkında kendi başına düşünmek yerine hemen bir yanıt almak, her soruyu anında çözmek ya da yeni bir gelişmeyi kaçırmamak için tekrar tekrar yapay zekâ uygulamalarına yönelmek zamanla bir alışkanlık hâline gelebilir.
Burada devreye bir başka psikolojik özellik giriyor: dürtüsellik.
Dürtüsellik, kişinin bir davranışın sonuçlarını yeterince değerlendirmeden hızlı ve anlık biçimde harekete geçme eğilimiyle ilişkilidir. Her insan zaman zaman dürtüsel davranabilir. Ancak dürtüsellik arttıkça, kişi “durup düşünmek” yerine “hemen yapmak” eğilimine daha fazla yönelebilir. FoMO ile birleştiğinde bu durum daha dikkat çekici bir hâle geliyor. Gelişmeleri kaçırmaktan endişe eden bir kişi, yapay zekâya yönelme ihtiyacı hissedebilir. Eğer aynı zamanda dürtüsellik düzeyi yüksekse, bu ihtiyacı ertelemek veya sorgulamak daha zor olabilir. Böylece ortaya bir döngü çıkabilir: Kaçırma korkusu → yapay zekâya yönelme → anlık rahatlama veya bilgiye ulaşma → yeniden kontrol etme ihtiyacı. Zaman içerisinde bu döngü, kişinin teknolojiyi ne amaçla kullandığını sorgulamasını zorlaştırabilir.
Belki de günümüzde üzerinde düşünmemiz gereken nokta tam olarak burasıdır. Çünkü teknoloji kullanımı çoğu zaman görünür davranışlar üzerinden değerlendiriliyor: Ekran başında ne kadar zaman geçiriyoruz? Telefonumuzu günde kaç kez kontrol ediyoruz? Kaç saat çevrim içiyiz? Oysa davranışın arkasındaki psikolojik ihtiyaç daha az görünür. Bazen kişi telefonu eline aldığı için sosyal medyaya girmez; bir şeyleri kaçırmaktan korktuğu için telefonunu eline alır. Bazen yapay zekâya gerçekten ihtiyacı olduğu için soru sormaz; cevabı hemen alma dürtüsüne karşı koyamadığı için sorar. Bu ayrım oldukça önemlidir. Çünkü sorun yalnızca teknolojinin kendisi değildir. Teknoloji, var olan bazı psikolojik eğilimleri güçlendiren bir araç hâline gelebilir. FoMO, sürekli bağlantıda kalma ihtiyacını artırabilirken; dürtüsellik bu ihtiyaca hızlı ve düşünmeden verilen tepkileri güçlendirebilir. Bu nedenle problemli yapay zekâ kullanımını yalnızca teknolojik bir mesele olarak görmek yerine psikolojik süreçlerle birlikte değerlendirmek gerekir.
Yaşla birlikte bu eğilimlerin bazı boyutlarında azalma görülmesi de dikkat çekicidir. Özellikle kişisel FoMO, dürtüselliğin bazı boyutları ve problemli ChatGPT kullanımı yaş arttıkça daha düşük düzeylerde görülebilmektedir. Bu durum, genç bireylerin dijital teknolojilerle kurduğu ilişkinin psikolojik açıdan ayrıca ele alınmasının önemini düşündürmektedir.
Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Yapay zekâyı çok kullanmak, tek başına problemli kullanım anlamına gelmez. Bir öğrenci ders çalışmak için, bir psikolog mesleki üretimini desteklemek için, bir çalışan işini kolaylaştırmak için veya bir birey yalnızca merak ettiği bir sorunun cevabını öğrenmek için yapay zekâ kullanabilir. Buradaki belirleyici nokta kullanımın kendisinden çok, kullanım üzerindeki kontroldür. Bu nedenle teknolojiyle ilişkimize zaman zaman dışarıdan bakmak faydalı olabilir.
Yapay zekâyı neden açıyorum? Gerçekten bir ihtiyacım mı var, yoksa yalnızca merak ve kaygımı gidermeye mi çalışıyorum? Kullanmadığımda bir şeyleri kaçırmış gibi mi hissediyorum? Kendi başıma düşünebileceğim bir konuda hemen yapay zekâdan yardım mı istiyorum? Kullanımı istediğim zaman bırakabiliyor muyum?
Bu sorular, teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin niteliğini fark etmemize yardımcı olabilir. Çünkü dijital çağda amaç teknolojiden uzaklaşmak değil, teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin kontrolünü kaybetmemektir. Yapay zekâ hayatımızı kolaylaştırabilir. Bize zaman kazandırabilir, öğrenmemizi destekleyebilir ve üretkenliğimizi artırabilir. Fakat her kolaylık gibi bunun da nasıl kullanıldığı önemlidir. Bir araç hayatımızı desteklediği sürece işlevseldir; hayatımızın kontrolünü ele geçirmeye başladığında ise yeniden düşünmemiz gerekir. Belki de geleceğin en önemli psikolojik becerilerinden biri, teknolojiye erişebilmekten çok ona ne zaman ihtiyaç duyduğumuzu ve ne zaman uzaklaşmamız gerektiğini fark edebilmek olacaktır. Çünkü bazen gerçekten kaçırdığımız şey yeni bir bilgi, yeni bir uygulama ya da yeni bir teknoloji değildir.
Kaçırdığımız şey, içinde bulunduğumuz andır.


