Çoğumuz yası, herkesin görebildiği kayıplarla ilişkilendirir. Şüpheye yer bırakmayan, öncesi ve sonrası net olan yas tutmanın mantıklı göründüğü anlar için yas tuttuğumuz düşünülür. Bu bakış açısında yas, belirli bir sonun ardından gelen bir şeydir. Bir adı, bir nedeni, anlatabileceğimiz bir hikayesi vardır. Kendimizi fazla açıklamak zorunda kalmadan yaşadığımız şeyi anlatabiliriz. Hissettiğimiz şey sorgulanamazdır; ne yaşadığımız konusunda fazla kafa karışıklığı yoktur. Peki içimizde bir şey ağırlaştığında ama bu his bildiğimiz yas hikayesine uymadığında ne olur? Kime ya da neye özlem duyduğumuzu bile açıklayamadığımız bir özlemi nasıl adlandırabiliriz? İşaret edemediğimiz bir yokluğu nasıl anlatabiliriz? Çoğu zaman anlatamayız. Bu yüzden devam ederiz. Bunun sadece yorgunluk, hassasiyet ya da fazla düşünmek olduğunu varsayarız. Ama ya bu da yas ise? Ya bütün bu zaman boyunca onu adını koymadan taşıyorsak?
1. Kaybettiğin birinin yasını tutmak: En görünür yas Bu, çoğumuzun hemen tanıdığı yas türüdür. Belirgin bir yoklukla gelir. Bir zamanlar burada olan ama artık olmayan biri vardır. Hiç sorgulamadan hayatımızın kalıcı bir parçası olduğunu düşündüğümüz biri artık yoktur. Ve geride, daha önce var olmayan bir sessizlik bırakmıştır. Bunun ne olduğu konusunda bir belirsizlik yoktur. Yas tuttuğumuzu biliriz çünkü etrafımızdaki her şey bunu doğrular. Hayat yeniden düzenlenmiş gibi gelir. Zaman ağırlaşır. Gündelik anlar, eksik olan kişiyi hatırlatmaya başlar. Hatta nefes almak bile farklı gelebilir; sanki beden, alıştığı birinin yokluğunda yeni bir ritim öğrenmeye çalışıyordur. Ama bu yas her ne kadar görünür olsa da kesinlikle basit değildir. Zaman onu iyileştirmekten çok etrafında genişler. Bizi yoklukla yaşamayı, birini yanımızda olmadan da hayatımızda taşımayı ve kendi yolumuza devam etmeyi öğrenmeye zorlar. Ve yine de devam ederiz. Onları yanımızda taşıyarak.
2. Eskisi gibi olmayan bir bağın yasını tutmak Bazen hiçbir şey gerçekten sona ermez ama her şey değişir. Kişi hala hayatımızdadır. Arkadaşlık ya da ilişki teknik olarak devam ediyordur. Bir tartışma, kopuş ya da önce ve sonra diye işaretleyebileceğimiz dramatik bir an bile yaşanmamıştır. Ama nedense bir zamanlar sahip olduğunuz o rahatlık ortadan kaybolmuştur. Eskiden kendiliğinden gelen yakınlık artık ulaşılmaz hissettirir. Ben de bir zamanlar bana ev gibi gelen arkadaşlıkların yasını tutmak zorunda kaldım. Hiç düşünmeden konuşabildiğim, benim onları yansıttığım gibi onların da beni yansıttığı, çaba göstermeden birbirimizi anlayabildiğimiz insanlar… Ama şimdi aramızda ince bir mesafe var. Artık aynı yerde yaşamıyormuşuz gibi bir his. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, eskisi gibi bağ kuramıyoruz. Gerçek şu ki, bunun nedeni çoğu zaman içsel olarak değişmiş olmamız. Değerlerimiz değişmiştir. Önceliklerimiz yeniden şekillenmiştir. Sınırlarımız daha net hale gelmiştir. Karşımızdaki kişi hiç değişmemiş olabilir. Ama onunla bir zamanlar kendiliğinden uyum içinde hareket eden biz, artık başka birine dönüşmüşüzdür. Aynı sevgiyi ve aynı geçmişi taşıyor olabiliriz. Ama artık aynı yerden konuşmuyor, aynı ritimde buluşmuyoruz. Burada bir kötü karakter yoktur. Kimse kimseye ihanet etmemiş, kimse kimseyi terk etmemiştir. Yas tuttuğumuz şey, bir zamanlar doğal hissettiren, üzerine düşünmeyi, çaba göstermeyi ya da pazarlık etmeyi gerektirmeyen o yakınlığın kaybıdır. Bir zamanlar kendiliğinden var olan ortak anlayışın artık geri getirilememesinin yasını tutarız.
3. Geçmişteki kendinin yasını tutmak: Büyüyüp geride bıraktığın benliğin İçsel dönüşümün de kendine özgü bir yası vardır. Artık bize uymayan parçalarımızı fark ederiz. Bir zamanlar sıkı sıkıya sarıldığımız inançları, kimlikleri ve hayatı sürdürebilmek için üstlendiğimiz rolleri… İnsanları memnun etme. Aşırı başarılı olma çabası. Mükemmeliyetçilik. Bu parçaların çoğu bize sahte bir güvenlik hissi vermek için ortaya çıkmıştır. Onaylanma ihtiyacından, görülme ve öngörülebilirlik arzusundan, belirsiz bir dünyada kendimizi koruma çabasından doğmuşlardır. Ve bir dönem işe yaramışlardır. Seçimlerimize yön vermiş, ilişkileri kolaylaştırmış, ait olmamıza yardımcı olmuş ve kendimizi korumuşlardır. Fakat büyüdükçe bu korumalar bizi sıkıştırmaya başlar. Bir zamanlar bize güven veren parçalar artık ağır, yapay ve hatta yabancı hissettirebilir. Artık bize hizmet etmediklerini biliriz. Onları bırakmamız gerektiğini biliriz. Ama bu aynı zamanda bir zamanlar olduğumuz kişiyi geride bırakmanın hüznüyle yüzleşmemiz anlamına gelir. Dönüşmekte olduğumuz kişiye adım atarken, bir zamanlar olduğumuz kişinin de yasını tutmamız gerekir.
4. Hak ettiğin ama hiç alamadığın sevgi ve desteğin yasını tutmak Yas, hiç sahip olmadığımız şeylerin içinde de yaşayabilir. Özlediğimiz ama hiç alamadığımız ilgi, bakım, şefkat ve onayda kendini gösterebilir. Belki hiç beklemediğin bir anda seni yalnız bırakan bir arkadaşın oldu. Belki seni hissedebileceğin bir biçimde sevgiyle karşılamakta zorlanan bir ebeveynin vardı. Belki de geçmişte, ihtiyaç duyduğun istikrarı ve güveni sana vermeyen biri vardı. İlgi ve şefkatin dengesiz olduğu bir ilişki yaşadın. Her ne olmuş olursa olsun, bunun içinde de bir yas vardır. İyileşebilmek için bu yası onurlandırmamız gerekir. Bu yası kabul etmek, kin tutmak ya da eski yaralara geri dönmek anlamına gelmez. Sadece alamadığımız şeylerin önemli olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Ve bunların yokluğunun bizi, hem görünür hem de görünmez şekillerde, nasıl şekillendirdiğini fark etmek. Bence bu tür yas özellikle yetişkin olduğumuzda ebeveynlerimizle ilişkilerimize dönüp baktığımızda derinleşir. Çocukken çevremizdeki yetişkinlere tamamen bağımlıyızdır. Eğer bu yetişkinler herhangi bir nedenle kendimizi güvende hissettiremediyse ya da ihtiyaç duyduğumuz istikrarlı ve koşulsuz sevgiyi sağlayamadıysa; eğer onların ilgisi eleştiri, kaos ya da bazı şartlara bağlıysa, bunun bıraktığı yara kendimizi nasıl gördüğümüzü, nasıl sevdiğimizi ve dünyada nasıl hareket ettiğimizi şekillendirebilir. Bize verilenden daha fazlasını hak ettiğimizi kabul etmek ve bu yasın tamamını hissetmemize izin vermek son derece önemli ve iyileştirici olabilir. Çünkü onun yasını tutmak, sonunda kendimize ihtiyaç duyduğumuz sevgiyi vermeye başlamanın bir parçasıdır.
5. Gerçekleşmeyen umutların ve planların yasını tutmak Bütün yaslar insanlardan ya da ilişkilerden kaynaklanmaz. Bazıları kendimiz için hayal ettiğimiz hayattan gelir. Taşıdığımız umutlardan, gerçekleşeceğinden emin olduğumuz planlardan da gelir. Ama gerçekleşmeyenlerden. Fakat sana bir şey söyleyeyim. Benim deneyimime göre, işler hayal ettiğimiz gibi gitmediğinde bunun nedeni çoğu zaman Hayat’ın bizim için daha iyi bir şey hazırlıyor olmasıdır. Bazen bunu göremeyiz çünkü işlerin nasıl olması gerektiğine dair düşüncemize fazlasıyla bağlanmışızdır. Elbette bu, yasın ortadan kalkmasını sağlamaz. Yine de gerçekleşeceğini düşündüğümüz şeyin yasını tutarız. “Ya şöyle olsaydı?” diye düşünürüz. Hayal kırıklığını hissederiz. Hazır olmadığımız bir anda kapanan kapıların acısını yaşarız. Ama bütün bunları gerçekten hissettiğimizde, yolun aslında kaybolmadığını da görmeye başlarız. Sadece yön değiştirmiştir. Bittiğini düşündüğümüz şey, çoğu zaman yalnızca bir dönüm noktasıdır. Yas bizi değiştirir. Bazen bir anda, bazen zaman içinde… Ama her zaman beklediğimizden daha derin bir şekilde. Yas nadiren düzenli, tek katmanlı ya da tek bir biçimdedir. Açılır, birbirinin üzerine biner ve geride kalır. Acı verici ve yönümüzü şaşırtıcı olabilir. Ama aynı zamanda bizi yumuşatır, derinleştirir ve sessizce kim olduğumuzu değiştirir. Ve bir şekilde dönüşmeye devam ederiz.
Kaynakça
- Yalom, I. D., & Yalom, M. (2022). Ölüm kalım meselesi (S. S. Tezcan, Çev.). Pegasus Yayınları.
- Yalom, I. D. (2008). Güneşe bakmak: Ölümle yüzleşmek (Z. İ. Babayiğit, Çev.). Kabalcı Yayınevi.


