Kaybettiğimiz Şey Her Zaman Bir İnsan Değildir
Yas denildiğinde çoğumuzun aklına önce ölüm gelir. Oysa psikolojik açıdan kayıp deneyimi bundan çok daha geniştir. İnsan yalnızca sevdiği birinin ölümünün ardından değil; hayatında önemli bir yer tutan bir ilişkinin, güven duygusunun, alıştığı düzenin, ait olduğu çevrenin ya da geleceğe ilişkin bir beklentisinin sona ermesiyle de yas yaşayabilir.
Bir ilişkinin bitmesi buna en tanıdık örneklerden biridir. Fakat ayrılıklarda kaybettiğimiz şey her zaman yalnızca karşımızdaki kişi değildir. Bazen birlikte kurulacağı düşünülen gelecek kaybolur. Bazen terk edilmek kişinin “Ben yeterli miydim?” sorusuyla baş başa kalmasına neden olur. Aldatılma sonrasında ise kayıp, ilişkinin ötesine geçebilir; insan kendi sezgilerine, seçimlerine ya da başkalarına duyduğu güveni yeniden sorgulamaya başlayabilir.
Bazı kayıplar bir şeyi hayatımızdan çıkarmaz yalnızca; dünyaya bakma biçimimizi de değiştirir.
Benzer bir durum iş yaşamında da görülebilir. Uzun yıllar çalışılan bir kurumdan ayrılmak, görev değiştirmek ya da mesleki bir dönemin sona ermesi dışarıdan yalnızca “iş değişikliği” gibi görünebilir. Oysa kişi aynı zamanda alıştığı günlük düzeni, sosyal çevresini, aidiyet hissini ve kendisini tanımladığı rollerden birini geride bırakıyor olabilir.
Taşınmak da böyledir. Yeni bir şehir daha iyi imkânlar sunabilir, yeni ev daha güzel olabilir ve değişiklik kişinin kendi isteğiyle gerçekleşmiş olabilir. Buna rağmen eski mahalleyi, tanıdık yolları ya da yıllardır hiç düşünmeden sürdürülen küçük alışkanlıkları özlemek mümkündür.
Çünkü insan bir değişimi istemiş olsa bile, geride bıraktıkları için üzülmeye devam edebilir.
Kayıp duygusunu yalnızca yetişkinlerin büyük yaşam olaylarında da görmeyiz. Çocukluk ve ergenlik dönemindeki bazı geçişler de benzer duygular barındırabilir. Örneğin ortaokuldan liseye geçiş yapan bir genç, yeni okulunu merakla beklerken aynı zamanda yıllardır içinde bulunduğu arkadaş çevresinden, tanıdığı öğretmenlerden ve alıştığı düzenden ayrılıyor olabilir. Yeni bir dönem başlamıştır; fakat bir önceki dönem de kapanmıştır.
Bu nedenle değişimin içinde heyecanla özlem aynı anda bulunabilir.
Aslında hayatımız boyunca buna benzer pek çok küçük vedadan geçeriz. Bazen bir arkadaşlık eskisi kadar yakın değildir. Bazen çocukluğumuzun geçtiği ev artık başkasına aittir. Bazen yıllardır taşıdığımız bir rol değişir. Bazen de yaşamımız planladığımız biçimde ilerlemez.
Ve kimi zaman kaybettiğimiz şey henüz hiç gerçekleşmemiştir.
Bir gün evleneceğimizi düşündüğümüz ilişkiyi, sahip olacağımızı hayal ettiğimiz hayatı, yıllarca sürdüreceğimize inandığımız işi ya da “Benim hayatım böyle olacak” dediğimiz bir geleceği kaybedebiliriz.
İnsan yalnızca yaşadıklarının değil, yaşayacağını düşündüğü şeylerin de yasını tutabilir.
Belki de bazı yasları anlamanın zor olmasının nedeni budur. Ortada herkesin görebildiği bir kayıp olmayabilir. Bir veda töreni yoktur, kimse başsağlığı dilemez ve hayat olağan akışıyla devam eder. Çevremizdeki insanlar bir süre sonra konunun kapandığını düşünebilir.
Fakat insanın iç dünyasında eski düzen ile yeni gerçeklik arasındaki uyum henüz tamamlanmamıştır.
Yas biraz da bu uyum sürecidir.
Zihin, hayatında uzun süredir yeri olan bir şeyin artık aynı şekilde var olmadığı gerçeğini anlamaya ve buna göre yeniden düzenlenmeye çalışır. Bu yüzden bazı kayıpların ardından yalnızca üzülmeyiz. Dalgınlaşabilir, daha çabuk yorulabilir, belirli anıları tekrar tekrar düşünebilir veya günlük hayatımıza eskisi kadar kolay dönemediğimizi fark ederiz.
Kaybın ilk dönemlerinde bütün bunlar hayatın çok büyük bir bölümünü kaplıyor gibi gelebilir.
İnsan böyle zamanlarda doğal olarak şunu düşünür:
“Bu duygu ne zaman geçecek?”
Belki de burada yasla ilgili önemli bir yanılgıyla karşılaşıyoruz. Çoğumuz iyileşmenin, acının giderek küçülmesiyle gerçekleşeceğini düşünürüz. Zaman geçtikçe kaybın daha az yer kaplamasını, sonunda da hayatımızın küçük bir köşesinde kalmasını bekleriz.
Oysa yas her zaman böyle ilerlemez.
Lois Tonkin’in yas yaklaşımı bunu oldukça sade bir fikirle anlatır. Bu yaklaşım zamanla “sahanda yumurta” metaforuyla da yaygınlaşmıştır.
Yumurtanın sarısının yası, beyaz kısmının ise hayatımızı temsil ettiğini düşünelim.
Kaybın ilk dönemlerinde sarı, neredeyse bütün alanı kaplıyor gibi hissedilebilir. İşe giderken, yemek yerken, arkadaşlarımızla konuşurken hatta kısa bir süre için iyi hissettiğimizde bile kayıp bir şekilde bizimledir.
Zaman geçtikçe çoğumuz sarının küçülmesini bekleriz.
Fakat küçülen yas değildir.
Büyüyen, hayatın kendisidir.
Yeni deneyimler, yeni ilişkiler, yeni alışkanlıklar ve yeni anlamlar yavaş yavaş yasın çevresinde yer edinmeye başlar. Kayıp ortadan kalkmayabilir; fakat artık hayatımızdaki tek gerçek de değildir.
İyileşme tam olarak burada başlar.
Kaybın hiç yaşanmamış olmasını sağlamaya çalıştığımız yerde değil; onun hayatımızda bıraktığı değişikliklerle yeni bir yaşam kurabildiğimiz yerde.
Çünkü büyük kayıpların ardından sık sık “eski hâlime dönmek istiyorum” deriz. Oysa çoğu zaman geri dönmeye çalıştığımız kişi artık bıraktığımız yerde değildir. Yaşadığımız deneyimler, geçen zaman, öğrendiklerimiz ve duygusal olarak geçirdiğimiz değişim bizi de dönüştürür.
Bu nedenle bazen ihtiyacımız olan şey kendimizi yeniden bulmak değil, kendimizle yeniden tanışmaktır.
Neleri hâlâ seviyorum?
Neler artık bana eskisi kadar iyi gelmiyor?
Bugünkü ben neye ihtiyaç duyuyor?
Hayatımı bundan sonra nasıl kurmak istiyorum?
Bu soruların cevapları kayıptan önceki cevaplarımızla aynı olmak zorunda değildir.
Yasın amacı da kaybı hayatımızdan silmek değildir. Kaybı yalnızca doldurulması gereken bir boşluk gibi gördüğümüzde, bütün enerjimizi o boşluğu kapatmaya harcayabiliriz. Oysa bazı boşluklar kapanmaz; zamanla onların etrafında yaşamayı öğreniriz.
Uyum sağlamak, unutmak değildir.
Kabul etmek de olanı sevmek anlamına gelmez.
Daha çok, değiştiremeyeceğimiz bir gerçeği sürekli değiştirmeye çalışmak yerine, onunla birlikte nasıl yaşayabileceğimizi keşfetmektir.
Belki bir süre sonra kaybımız hâlâ aynı yerde durur. Hâlâ bazı günler canımızı acıtır. Hâlâ belirli tarihlerde, şarkılarda ya da beklenmedik anlarda kendisini hatırlatır.
Ama onun çevresinde başka şeyler de vardır artık.
Yeni bağlar.
Yeni alışkanlıklar.
Yeni anlamlar.
Daha önce sahip olmadığımız bir dayanıklılık.
Ve belki daha önce tanımadığımız bir hâlimiz.
İşte sahanda yumurta metaforunun bana en umut verici gelen yanı da bu.
Yasın mutlaka küçüleceğini vaat etmiyor.
Hayatın yeniden büyüyebileceğini hatırlatıyor.
Bugün acınız hayatınızın tamamıymış gibi görünüyorsa, bunun sonsuza kadar aynı yoğunlukta kalacağı anlamına gelmez. İnsan zihni ve duygusal dünyası değişime uyum sağlayabilen bir yapıya sahiptir. Zamanla acının arasına önce küçük anlar girer; ardından merak, yakınlık, yeni planlar ve yeniden bir şey isteme duygusu.
Bir gün geriye dönüp baktığınızda belki eski hâlinizi bulamazsınız.
Ama karşınızda kaybın içinden geçmiş, değişmiş ve yine de hayatla yeniden ilişki kurabilmiş başka birini görebilirsiniz.
Belki iyileşmek, kayıptan önce olduğumuz kişiye geri dönmek değildir.
Kaybı da hikâyemize dahil ederek, bundan sonra kim olacağımızı yavaş yavaş kurabilmektir.
Kaynakça
- Tonkin, L. (1996). Growing around grief—Another way of looking at grief and recovery. Bereavement Care, 15(1), 10. https://doi.org/10.1080/02682629608657376
- Stroebe, M. S., & Schut, H. A. W. (1999). The dual process model of coping with bereavement: Rationale and description. Death Studies, 23(3), 197–224. https://doi.org/10.1080/074811899201046
- Bonanno, G. A. (2004). Loss, trauma, and human resilience: Have we underestimated the human capacity to thrive after extremely aversive events? American Psychologist, 59(1), 20–28. https://doi.org/10.1037/0003-066X.59.1.20


