Bazı erkekler ne istediklerini bilmezler. Fakat daha tehlikelisi, ne yaptıklarını bildikleri hâlde yaptıklarının arkasında durmazlar.
Yaklaşırlar. İlgi gösterirler. Bir kadına kendisini özel hissettirirler. Söyledikleriyle, bakışlarıyla, davranışlarıyla bir kapı açarlar. Kadın da doğal olarak o kapıdan içeri bakar. Fakat tam o noktada erkek geri çekilir.
Bir süre önce söylediği sözlerin anlamını küçültür.
“Yanlış anladın.”
“Ben öyle düşünmedim.”
“Bir şey olsun istemedim.”
“Ben zaten ne istediğimi bilmiyorum.”
Böylece kendi kararsızlığının yükünü karşısındaki kadının omuzlarına bırakır.
Oysa insanın ne istediğini bilmemesi anlaşılabilir bir durumdur. Her insan hayatının bazı dönemlerinde kararsız kalabilir. Asıl sorun, kararsızlığın başka bir insanın duygularını harekete geçirecek davranışlara dönüşmesidir.
Çünkü davranışların da bir sorumluluğu vardır.
Bir kadına yaklaşmak, ona umut vermek, özel bir bağ kurmak, sınırları belirsizleştirmek ve ardından hiçbir şey olmamış gibi geri çekilmek yalnızca “kararsızlık” değildir.
Bu, duygusal sorumluluktan kaçmaktır.
İlişkilerde sorumluluk almaktan kaçınma ve savunmacı tutumlar, çatışmaların çözülmesini güçleştiren ilişki örüntüleri arasında değerlendirilmektedir. Özellikle kişinin kendi payını kabul etmek yerine mazeret üretmesi veya sorumluluğu karşı tarafa yöneltmesi, sağlıklı iletişimin önünde önemli bir engel oluşturabilir (Gottman, 1994; Gottman & Levenson, 2000).
Ve bazen bunun adı iki yüzlülüktür.
İki yüzlülük yalnızca birine yalan söylemek değildir. Bir insana karşı bir yüzünü gösterip, işler ciddiye bindiğinde başka bir yüz takınmaktır.
Yaklaşırken cesur, sonuçlarıyla yüzleşirken korkak olmaktır.
İlgi gösterirken kendinden emin, açıklama yapmak gerektiğinde “Ben ne yaptım ki?” diyebilmektir.
Bir insanın duygularına dokunup, sonra o dokunuşun sorumluluğunu reddetmektir.
Bir kadını asıl yaralayan reddedilmek değildir.
Kadınların çoğu reddedilmeyi taşıyamaz değildir. İnsan reddedilmeyi kabullenebilir.
Asıl zor olan, ne olduğunu anlayamamaktır.
Çünkü açık bir reddediliş bir hikâyeyi bitirir.
Fakat çelişkili davranışlar hikâyeyi bitirmez.
Kadın düşünmeye devam eder.
“Benden gerçekten hoşlandı mı?”
“Yoksa ben mi yanlış anladım?”
“Bana neden böyle davrandı?”
“Dün söylediği şeyi neden bugün inkâr ediyor?”
“Bir insan neden bana bu kadar yakın davranıp sonra hiçbir şey olmamış gibi uzaklaşır?”
İşte psikolojik yıpranma tam burada başlar.
Belirsizlik, özellikle kişinin önemli gördüğü bir ilişkinin geleceği hakkında olduğunda, zihinsel meşguliyeti ve kaygıyı artırabilir. Araştırmalar, belirsizliğe tahammülsüzlük ile endişe arasında anlamlı bir ilişki olduğunu; bağlanma kaygısının da bu ilişki içerisinde önemli bir rol oynayabildiğini göstermektedir (Einstein, 2014).
Kadın, karşısındaki erkeğin davranışlarını çözmeye çalışırken zamanla kendisini çözmeye başlar.
Kendisini sorgular.
Görünüşünü.
Yeterliliğini.
Çekiciliğini.
Sevilmeye değer olup olmadığını.
Hatta kendi gerçeklik algısını bile.
“Acaba ben mi fazla anlam yükledim?”
Belki de en acı soru budur.
Çünkü tutarsız bir insanın karşısında kalan kadın, bir süre sonra onun davranışlarını değil, kendi algısını yargılamaya başlar.
Belirsizlik neden bu kadar yıpratıcıdır?
Çünkü zihnimiz yarım kalmış hikâyeleri tamamlamak ister.
Net bir “hayır” can yakar ama sınır çizer.
Net bir “evet” güven verir.
Fakat “belki” insanı bekletir.
Belirsizlik, kişiyi olası sonuçları tekrar tekrar değerlendirmeye ve gelecekteki tehditleri zihinsel olarak taramaya yöneltebilir. Bu süreç uzadığında endişe ve ruminatif düşünceler güçlenebilir (Buhr & Dugas, 2002; Einstein, 2014).
Bazı erkeklerin bıraktığı en büyük yara da budur: Kadını bir ilişkinin içinde değil, belirsizliğin içinde bırakmak.
Ne tamamen gelirler ne tamamen giderler.
Ne sahiplenirler ne vazgeçerler.
Ne duygularını inkâr ederler ne de açıkça kabul ederler.
Kadın ise bu belirsizliğin içinde bir anlam aramaya başlar.
Bir mesajın saatini düşünür.
Bir bakışın anlamını çözmeye çalışır.
Bir cümleyi defalarca zihninde oynatır.
Bir davranışın arkasındaki niyeti bulmaya çalışır.
Ve farkında olmadan, karşısındaki insanın duygusal karmaşasını kendi zihninin problemi hâline getirir.
“Ben öyle demek istemedim” her zaman masum bir cümle değildir.
Bazen insanlar söylediklerinin sonuçlarını küçümserler.
Çünkü bir davranışın sorumluluğunu almak, insanın kendisiyle yüzleşmesini gerektirir.
“Evet, sana umut verdim.”
“Evet, sana karşı farklı davrandım.”
“Evet, senden hoşlandım.”
“Evet, sonra geri çekildim.”
“Ve evet, bunun seni incitebileceğini biliyordum.”
Bunları söylemek kolay değildir.
Bu yüzden bazı insanlar kendi davranışlarının arkasında durmak yerine karşısındaki insanın algısını suçlamayı tercih eder.
“Sen yanlış anladın.”
İlişkilerde savunmacılık çoğu zaman kişinin kendi sorumluluğunu kabul etmek yerine mazeretlere veya karşı tarafı suçlamaya yönelmesiyle ortaya çıkar. Bu tür bir iletişim biçimi, sorunun çözülmesini zorlaştırdığı gibi çatışmanın tırmanmasına da katkıda bulunabilir (Gottman, 1994).
Belki de mesele tam olarak budur.
Çünkü böylece kişi kendisini suçluluktan kurtarırken, karşısındaki kadını kendi gerçekliğinden şüphe ettirir.
Kadın neden kendisini suçlamaya başlar?
Çünkü toplum kadınlara duygusal sorumluluğu fazlasıyla öğretmiştir.
Kadına sürekli “fazla bağlanma”, “fazla anlam çıkarma”, “fazla ilgi gösterme”, “erkekleri ürkütme” denir.
Erkeğin tutarsızlığı bile bazen kadının davranışları üzerinden açıklanır.
Oysa bir erkek bir kadına açıkça ilgi gösterdiyse, bunun sorumluluğu yalnızca kadının “yanlış anlamasına” yüklenemez.
Kadının hissetmiş olması, yaşanan şeyi otomatik olarak hayal ürünü hâline getirmez.
Bir insanın davranışı karşısındaki insanda bir duygu yaratıyorsa, o davranışın sorumluluğu vardır.
Ve kadın bunu anlamadığında kendisine şu soruyu sormaya başlar:
“Bende ne eksikti?”
Oysa bazen eksik olan kadın değildir.
Eksik olan, karşısındaki insanın netliği, cesareti ve duygusal sorumluluğudur.
En büyük yara: Kendi sezgilerine güvenememek.
Tutarsız insanların hayatımızda bıraktığı en kalıcı hasarlardan biri budur.
Bir süre sonra kadın yeni bir ilişkide bile kendi sezgilerine güvenemez.
Bir erkek ona ilgi gösterdiğinde hemen geri çekilir.
“Ya yine aynı şey olursa?”
Birisi ona güzel söz söylediğinde inanmakta zorlanır.
“Gerçekten mi söylüyor, yoksa bir süre sonra inkâr mı edecek?”
Bir erkek yaklaştığında kendisini korumaya çalışır.
Çünkü geçmişte yakınlığın bir anda mesafeye dönüşebildiğini öğrenmiştir.
Belirsizliğin ve bağlanma kaygısının sürekli endişe ve zihinsel meşguliyetle ilişkili olabileceği düşünüldüğünde, ilişki deneyimlerinin kişinin sonraki yakın ilişkilerindeki beklentilerini de etkileyebilmesi şaşırtıcı değildir (Einstein, 2014).
Böylece bir erkeğin kararsızlığı, başka bir ilişkide kadının güvensizliğine dönüşür.
Birinin iki yüzlülüğü, başka birinin karşısına duvar olarak çıkar.
Ve bazen yıllar sonra bile kadın kendisine şunu sormaya devam eder:
“Ben o zaman gerçekten ne yaşadım?”
Sonunda mesele erkek değil, kadının kendisine geri dönmesidir
Her erkeği aynı kefeye koymak elbette mümkün değildir. Duygusal olarak olgun, ne istediğini bilen ve davranışlarının sorumluluğunu alan erkekler de vardır.
Mesele erkek olmak değil.
Mesele sorumluluk sahibi olmak.
Bir insan ne istediğini bilmiyorsa bunu söyleyebilir.
Bir ilişki istemiyorsa bunu açıkça ifade edebilir.
Birinden hoşlanıp sonra geri çekilmek zorunda kalabilir.
Fakat bütün bunları yaparken karşısındaki insanın duygularını yok saymaması gerekir.
Çünkü yetişkin bir ilişkide herkes kendi davranışından sorumludur.
İlişkilerde sağlıklı iletişimin önemli unsurlarından biri, kişinin kendi payını görebilmesi ve gerektiğinde sorumluluk alabilmesidir. Savunmacılığın karşıtı da tam olarak budur: kişinin kendi rolünü kabul etmesi ve karşı tarafın deneyimine alan açması (Gottman, 1994).
Ve belki de kadınların kendilerine hatırlatması gereken en önemli cümle şudur:
Bir erkeğin kararsızlığı, sizin değerinize dair bir karar değildir.
Onun ne istediğini bilmemesi, sizin ne kadar sevilebilir olduğunuzu göstermez.
Onun geri çekilmesi, sizin yetersiz olduğunuzu kanıtlamaz.
Onun yaptıklarının arkasında durmaması, sizin yaşadıklarınızı hayal ettiğiniz anlamına gelmez.
Bazı erkekler gerçekten ne istediklerini bilmiyor olabilir.
Bazıları ise ne istediklerini bildikleri hâlde, bunun gerektirdiği sorumluluğu almak istemiyor olabilir.
İkisi arasındaki fark önemlidir.
Çünkü birincisi bir karmaşadır.
İkincisi ise bir tercihtir.
Ve bir kadının iyileşmesi, çoğu zaman karşısındaki erkeğin neden böyle davrandığını çözmesiyle değil; kendi yaşadığı şeyi inkâr etmeyi bırakmasıyla başlar.
Bazen kapanması gereken kapı bir erkeğe değil, kadının kendi zihnindeki sonsuz “Neden?” sorusuna açılır.
Çünkü bazı insanların iki yüzünü anlamaya çalışırken, insan kendi yüzünü kaybedebilir.
Ve hiçbir aşk, insanın kendisine olan güveninden daha değerli değildir.
Kaynakça
- Buhr, K., & Dugas, M. J. (2002). The intolerance of uncertainty scale: Psychometric properties of the English version. Behaviour Research and Therapy, 40(8), 931–945. https://doi.org/10.1016/S0005-7967(01)00092-4
- Einstein, D. A. (2014). Extension of the transdiagnostic model to focus on intolerance of uncertainty: A review of the literature and implications for treatment. Clinical Psychology Review, 34(1), 1–13. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2013.10.008
- Gottman, J. M. (1994). What predicts divorce? The relationship between marital processes and marital outcomes. Lawrence Erlbaum Associates.
- Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (2000). The timing of divorce: Predicting when a couple will divorce over a 14-year period. Journal of Marriage and Family, 62(3), 737–745. https://doi.org/10.1111/j.1741-3737.2000.00737.x
- Frederickson, B. L., Tugade, M. M., Waugh, C. E., & Larkin, G. R. (2003). What good are positive emotions in crises? A prospective study of resilience and emotions following the terrorist attacks on the United States on September 11th, 2001. Journal of Personality and Social Psychology, 84(2), 365–376. https://doi.org/

