Bir zamanlar bir insanı kaybetmek, bir ilişkiyi kaybetmek anlamına gelebilirdi.
Bugün ise bir ilişki bittiğinde zihnin karşısına çoğu zaman başka bir soru çıkıyor:
“Ya daha iyisi varsa?”
Belki de modern ilişkilerin en görünmeyen problemlerinden biri tam olarak burada başlıyor. İnsanların artık sevememesi ya da bağlanmak istememesi değil; önlerinde o kadar çok ihtimal olması ki hangisini gerçekten istediklerini ayırt etmekte zorlanmaları.
Bir insanla tanışılıyor. Bir süre sonra başka biri görülüyor. Bir başkası daha ilgi gösteriyor. Sosyal medya, flört uygulamaları ve dijital iletişim kanalları sayesinde romantik seçeneklerin görünürlüğü hiç olmadığı kadar arttı.
Böyle bir ortamda ilişki yalnızca “Bu insan bana uygun mu?” sorusuyla değerlendirilmiyor.
Zihin aynı anda şunu da sorabiliyor: “Daha uygunu olabilir mi?” Sorun, seçeneklerin varlığı değil. Sorun, seçimin hiç bitmemesi. Çok seçenek özgürlük hissini artırırken kararı zorlaştırabilir.
Sosyal psikolojide uzun süredir incelenen “seçim paradoksu”, seçeneklerin artmasının her zaman daha iyi sonuçlara yol açmadığını gösteriyor. Schwartz (2004), aşırı seçeneklerin karar verme sürecini zorlaştırabileceğini ve kişinin seçimini yaptıktan sonra bile alternatifleri düşünmeye devam etmesine yol açabileceğini ileri sürmüştür.
Romantik ilişkiler bu mekanizmanın özellikle karmaşık bir alanıdır. Çünkü partner seçimi bir ürün seçmek gibi değildir. İnsanlar birbirlerinin özelliklerini karşılaştırırken aynı zamanda duygusal bağ kurar, yatırım yapar, beklenti geliştirir ve geçmiş deneyimlerini de sürece taşır. Ancak seçeneklerin sürekli görünür olduğu bir ortamda ilişki, zaman zaman bir “nihai seçim” yerine sürekli güncellenen bir liste gibi yaşanabilir.
Bu durumda kişi karşısındaki insanı tanımaya çalışmak yerine onu zihnindeki alternatiflerle karşılaştırmaya başlayabilir. “İyi biri ama…” , “Beni seviyor ama…” , “Aramız iyi ama…” , “Acaba daha fazla heyecan duyacağım biri var mı?” Buradaki “ama” bazen ilişkinin gerçek bir sorununu ifade eder. Bazen ise zihnin alternatif üretme alışkanlığını.
Beyin belirsizliği neden bu kadar çekici bulabiliyor?
Romantik çekimin nörobiyolojisi yalnızca “aşk hormonu” gibi basit açıklamalarla anlaşılabilecek bir konu değildir. Ödül beklentisi, motivasyon, dikkat ve öğrenme süreçlerinde dopaminerjik sistemlerin önemli rolleri vardır. Özellikle ödülün ne zaman geleceğinin belirsiz olduğu durumlar, motivasyon ve dikkat süreçlerini güçlü biçimde etkileyebilir (Schultz, 2016).
Bu durum dijital flört ortamlarının psikolojik etkisini anlamak açısından da önemlidir.
Bir mesaj gelecek mi? Eşleşme olacak mı? Yeni biriyle karşılaşacak mıyım?
Bir sonraki kişinin özellikleri nasıl olacak?
Bu belirsizliklerin her biri zihinsel olarak yeni bir beklenti yaratabilir. Dolayısıyla bazı kişiler için “yeni birini bulma ihtimali”, mevcut bir ilişkiyi derinleştirmekten daha uyarıcı hâle gelebilir. Çünkü mevcut ilişki tanıdıktır. Yeni seçenek ise belirsizdir. Ve belirsizlik, ödül beklentisiyle birleştiğinde dikkati canlı tutabilir. Bu nedenle modern flört kültürünü yalnızca “insanlar artık sadık değil” şeklinde açıklamak, psikolojik mekanizmayı fazlasıyla basitleştirir.
Mesele bazen sadakatsizlikten önce gelir: Kişi henüz neyi seçtiğini bile tam olarak bilmeden sürekli yeni seçenekleri değerlendirmektedir. “Ne istediğimi bilmiyorum” bazen gerçekten bilmiyor olmaktır. Klinik açıdan dikkat çekici olan noktalardan biri de budur. Bir insanın “Ne istediğimi bilmiyorum.” demesi her zaman kararsız bir kişilik özelliğine işaret etmez. Bazen kişi kendi ihtiyaçlarıyla, toplumsal beklentilerle ve romantik fantezileriyle arasındaki farkı ayırt edememektedir. Çocuklukta ilişkilerin nasıl deneyimlendiği burada önem kazanabilir.
Çocuk, yakınlığı yalnızca “sevgi” olarak değil, ihtiyaçlarının karşılanma biçimi üzerinden de öğrenir. Duygularının fark edilmesi, bakım verenin ulaşılabilirliği, tutarlılık ve güven duygusu; ilerleyen dönemlerde kişinin yakınlık, güven ve ilişki beklentilerinin oluşumuna katkıda bulunabilir (Bowlby, 1988; Mikulincer & Shaver, 2016).
Ancak günümüzde başka bir katman daha vardır: Kişi ne istediğini kendi içinden değil, sürekli karşılaştırma yoluyla belirlemeye başlayabilir. Partnerinin nasıl olması gerektiğini sosyal medyadaki ilişkilerden öğrenir. Romantik ilişkinin ne kadar heyecanlı olması gerektiğini filmlerden öğrenir. Ne kadar mesajlaşılması gerektiğini çevresindeki ilişkilerden çıkarır. Sonra kendi ilişkisinin gerçekliğini bu görüntülerle karşılaştırır. Böylece kişinin kendi ihtiyacı ile dışarıdan öğrendiği “ideal ilişki” birbirine karışabilir. Yakınlık derinleştikçe seçenek azalır; seçenek azaldıkça sorumluluk artar.
Gerçek bağlanmanın ilginç bir paradoksu vardır: Birine gerçekten bağlandığınızda diğer ihtimallerin bir kısmından vazgeçersiniz. Bu kayıp her zaman olumsuz değildir. Tam tersine, yetişkin bağlanmasının önemli parçalarından biri, bir ilişkiye yatırım yaparken alternatiflerden uzaklaşabilmektir. Fakat seçeneklerin sürekli erişilebilir olduğu bir kültürde bu vazgeçiş psikolojik olarak daha zor hissedilebilir. Çünkü bağlanmak artık yalnızca “birini seçmek” değildir. Aynı zamanda seçmediğiniz bütün ihtimallere hayır demektir. Bu da bazı insanlar için ciddi bir psikolojik gerilim yaratabilir.
“Ya yanlış kişiyi seçtiysem?”
“Ya birkaç yıl sonra pişman olursam?”
“Ya karşıma daha uygun biri çıkarsa?” Bu düşünceler çoğaldıkça kişi mevcut ilişkinin içinde bulunmak yerine ilişkinin dışındaki ihtimalleri zihninde yaşamaya başlayabilir. Ve paradoks şudur: Sürekli daha iyisini arayan zihin, elindeki ilişkinin gerçekten iyi olup olmadığını deneyimleme fırsatını da kaybedebilir. Emek neden giderek daha zor gelebiliyor? Çünkü bağ kurmak zaman ister. Bir insanın savunmalarını tanımak, güven oluşturmak, çatışma yaşamak, birbirinin farklılıklarına uyum sağlamak ve ilişkinin dilini geliştirmek hızlı gerçekleşmez. Yeni bir insanla tanışmak ise çok daha kolay olabilir. Yeni başlangıç, eski ilişkinin çözülmemiş meselelerini taşımaz. Yeni insan henüz sizi hayal kırıklığına uğratmamıştır. Henüz beklentiler oluşmamıştır. Henüz sorumluluk yoktur. Henüz gerçek hayat devreye girmemiştir. Bu nedenle yeni başlangıçların verdiği hafiflik, bazı kişiler tarafından “doğru insanı buldum” şeklinde yorumlanabilir.
Oysa bazen hissedilen şey uyum değil, henüz ilişkinin gerçekliğine maruz kalmamış olmaktır. Çünkü ilişkinin gerçek sınavı ilk çekimde değil; hayal kırıklığından sonra başlar.
Seçenek fazlalığı bağlanma korkusunu besleyebilir mi? Bunu tek başına söylemek mümkün değildir. Her dijital platform kullanan insanın bağlanma sorunu yaşayacağını söylemek bilimsel açıdan doğru olmaz. Ancak bağlanma örüntüleri ile romantik ilişkilerde yakınlık, bağımlılık ve ilişki sürdürme biçimleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu gösteren geniş bir literatür bulunmaktadır (Mikulincer & Shaver, 2016; Simpson & Rholes, 2017). Özellikle yakınlık karşısında kaçınma eğilimi bulunan kişiler açısından, alternatiflerin kolay erişilebilir olması psikolojik bir çıkış kapısı hissi yaratabilir.
İlişki zorlaştığında konuşmak yerine uzaklaşmak mümkündür. Hayal kırıklığında onarmak yerine yeni birine yönelmek mümkündür. Kendi payını değerlendirmek yerine “daha uyumlu biri” aramak mümkündür. Böylece ilişkiyi sürdürme becerisi gelişmeden ilişki değiştirme becerisi gelişebilir. Bu, kişinin kötü niyetli olduğu anlamına gelmez. Fakat kolayca çıkabilmek, her zaman sağlıklı bir ilişki kurabilmek anlamına gelmez. Belki de artık “kimi istiyorum?” kadar “neyi sürdürebilirim?” diye sormalıyız.
Modern ilişkilerde seçeneklerin artması bize önemli bir özgürlük kazandırdı. İnsanlar istemedikleri ilişkilerden ayrılabilir, farklı insanlarla tanışabilir ve kendi ihtiyaçlarına daha fazla alan açabilir. Fakat özgürlüğün psikolojik olarak olgunlaşması, yalnızca seçeneklere sahip olmakla değil, seçim yapabilmekle mümkündür. Seçim ise bazı ihtimalleri geride bırakmayı gerektirir. Çünkü sonsuz seçenek arasında kalmak özgürlük gibi hissettirebilir. Ama bazen insanı özgürleştiren şey seçeneklerin çoğalması değil, neyi seçtiğini anlayabilmesidir. Belki de ilişkilerde asıl soru artık “Daha iyisi var mı?” olmamalı.
Daha zor ve daha gerçek bir soru var: “Ben gerçekten ne arıyorum; yoksa sürekli arıyor olmanın verdiği duyguyu mu arıyorum?”. Çünkü bir insanı seçmek yalnızca ona “evet” demek değildir. Diğer ihtimallere de bir süreliğine “hayır” diyebilmektir. Ve belki gerçek bağlanma tam burada başlar: Seçeneklerin bitmediğini bilerek, bir insanı gerçekten tanımaya karar verdiğiniz yerde.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1988). A secure base: Parent-child attachment and healthy human development. Routledge.
- Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2nd ed.). Guilford Press.
- Schultz, W. (2016). Dopamine reward prediction-error signalling: A two-component response. Nature Reviews Neuroscience, 17(3), 183–195. https://doi.org/10.1038/nrn.2015.26
- Schwartz, B. (2004). The paradox of choice: Why more is less. Harper Perennial.
- Simpson, J. A., & Rholes, W. S. (2017). Adult attachment, stress, and romantic relationships. Current Opinion in Psychology, 13, 19–24. https://doi.org/10.1016/j.copsyc.2016.04.006


