Eşitlik, ulaşılması gereken son durak mı, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Uzun yıllardır kadınların haklarını, görünmeyen emeklerini, maruz kaldıkları ayrımcılığı ve önlerine çıkarılan cam tavanları konuşuyoruz. Konuşmaya da devam etmeliyiz; çünkü dünyanın birçok yerinde kadınlar hâlâ en temel hakları için mücadele ediyor. Ancak eşitliği yalnızca bu haklara kavuşmak olarak görüyorsak asıl soru bundan sonra başlıyor: Bir kadın temel haklarını elde ettiğinde toplumda nasıl bir yer edinmek istiyor?
Eril düzenin yüzyıllar boyunca kadınlara yüklediği kalıplar, yalnızca onların yaşam alanlarını değil; hayallerini, seçimlerini ve kendilerine bakışlarını da şekillendirdi. Kadınlar uzun süre başkalarının çizdiği sınırlar içinde var olmaya çalıştı.
Bugün ise dünyanın birçok yerinde kadınlar eğitim alabiliyor, çalışabiliyor, ekonomik bağımsızlıklarını kazanabiliyor; anne olmayı ya da olmamayı kendi iradeleriyle seçebiliyor. Elbette bu dönüşüm her toplumda ve her kadın için aynı hızda gerçekleşmiyor. Ülkemizde de özellikle bazı bölgelerde eğitim, çalışma hayatı ve bireysel özgürlükler konusunda ciddi engeller varlığını sürdürüyor.
Bütün bunları görmezden gelmek mümkün değil. Fakat belki de artık yeni bir eşiğe geldik.
Yalnızca kadınlara ayrılan çukuru konuşmanın ötesine geçme zamanı. Çukuru yok saymaktan ya da hâlâ orada olanların sesine kulaklarımızı kapatmaktan söz etmiyorum. Sözünü ettiğim, oradan çıkmaya başlayanların bütün dikkatlerini geride bıraktıkları yere çevirmeye devam etmeleri; çukurdan çıkmış olsalar bile hedeflerini ve ilerleyecekleri yolu hâlâ oradaymış gibi belirlemeleri. Üstelik kadınların kendilerini çukurun içinden tanımlamayı sürdürmesi, onlara hâlâ oradaymış gibi davrananların işini de kolaylaştırıyor.
İnsan, bakışını sürekli nereye çevirirse bir süre sonra kendisini oraya ait hissetmeye başlar. Ne kadar uzun süre o çukurda kaldığımızı anlatmak elbette önemlidir; ancak kimliğimizi yalnızca bu geçmiş üzerinden kurduğumuzda zihnimiz de oradan çıkamaz. Oysa önümüzde uzanan yol, geride bıraktığımız çukurdan çok daha büyüktür.
Şimdi yapılması gereken, geçmişi inkâr etmeden fakat onun içinde de kalmadan yürümektir. Cam tavanları, öğrenilmiş çaresizliği ve bize ait olmayan sınırları ardımızda bırakmak; yaşananları anlayarak, onlardan güç alarak ilerlemektir.
Bunu başarabildiğimizde aynı yolda yürüdüğümüz insanların nasıl insanlar olduklarına bakabiliriz. Böylece yanımızda kimlerin yürüyeceğini daha bilinçli seçer; eşitliği sürekli birbirimizi kıyasladığımız bir yarışa dönüştürmekten vazgeçeriz. Çünkü eşitliğin asıl özgürleştirici gücü, herkesin kendi potansiyelini gerçekleştirebileceği bir yaşam kurabilmesidir.
Belki de artık “Erkeklerden ne kadar gerideyiz?” diye sormak yerine, “Kendi yolumuzda ne kadar ilerleyebiliyoruz?” sorusuna yönelmeliyiz.
Her insanın kendine ait bir yolu vardır. Bu yolda yanımızdakinin kim olduğundan önce, bizim kim olduğumuz önemlidir. Geleceğimizi kurmak ve hayallerimizi gerçekleştirmek için kimseyi ezmeye, kırmaya ya da düşmanlaştırmaya ihtiyacımız yok. Sevgiyle, dayanışmayla ve birbirimizi destekleyerek de güçlü olabiliriz.
Biz bu toprakların kadınlarıyız. Kökenimiz, inancımız ve kültürümüz ne olursa olsun aynı ülkenin ortak hikâyesini paylaşıyoruz. Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza mücadele eden, Cumhuriyet’in ilk yıllarında birçok gelişmiş ülkeden önce hukuki haklarına kavuşan kadınların mirasını taşıyoruz. Bu tarih bize yalnızca haklarımızı değil, sorumluluklarımızı da hatırlatıyor.
Bugün de çalışıyor, üretiyor, çocuk yetiştiriyor; evimizi ve ailemizi ayakta tutarken çoğu zaman birçok rolü aynı anda üstleniyoruz. Gücümüz yalnızca dayanıklılığımızdan değil; sevgimizden, üretkenliğimizden ve yeniden başlayabilme cesaretimizden geliyor.
Belki de gerçek dönüşüm, kadınlarla erkeklerin birbirlerine üstün gelmeye çalışmasında değil; birlikte daha adil, daha özgür ve daha insani bir yaşam kurabilmesindedir. Çünkü eşitlik, bir yarışın sonunda kazanılan madalya değil; herkesin kendi yolu üzerinde özgürce ilerleyebildiği ortak bir başlangıçtır.
Eşitlikten Sonra Ne Var?
Belki de cevap çok basit: Kendimizi ne bir erkeğin gerisinde ne de karşısında konumlandırmadan, doğrudan hayatın içinde var olmak…
Kadınların eşit haklara ulaşmak için verdiği mücadele, uzun yıllar boyunca erkeklerle aralarındaki mesafeyi kapatma çabasını da beraberinde getirdi. Bu nedenle başarılarımızı, özgürlüğümüzü, gücümüzü ve toplumdaki yerimizi çoğu zaman erkekler üzerinden değerlendirdik. Oysa eşitlik gerçekleştiğinde erkeğin konumu, kadının kendisini ölçtüğü bir referans noktası olmaktan çıkar.
Bundan sonra sorulması gereken, “Onlarla aynı yerde miyiz?” değil; “Ulaştığımız imkânlarla nasıl bir hayat kuracağız?” sorusudur.
Çünkü haklara kavuşmak bir son değil, bu haklarla ne yapacağımıza karar vereceğimiz yeni bir başlangıçtır. Eğitim alabilmek kadar o eğitimle ne üreteceğimiz, çalışabilmek kadar nasıl bir çalışma düzeni kuracağımız, seçim yapabilmek kadar seçimlerimizin sorumluluğunu üstlenmemiz de önemlidir.
Belki de eşitlikten sonra bizi bekleyen asıl şey budur: Kendi hayatımızın öznesi olmak. Geçmişin yüklerini geleceğe taşımadan fakat verilen mücadeleyi de unutmadan; özgürlüğümüzü yalnızca sahip olduğumuz bir hak olarak değil, nasıl yaşayacağımıza ilişkin bir sorumluluk olarak görmek.
Eşitlik kapıyı açar. O kapıdan geçtikten sonra nasıl bir dünya kuracağımız ise bize kalır.


