Son yıllarda psikoloji yalnızca kliniklerin, üniversitelerin ya da bilimsel dergilerin konusu olmaktan çıktı. Sosyal medya sayesinde psikolojik kavramlar milyonlarca insanın günlük diline girdi. Artık “anksiyetem tuttu”, “tetiklendim”, “narsistle karşılaştım” ya da “çocukluk travmam var” gibi ifadeleri hemen her gün duyuyoruz. Psikolojiye yönelik bu ilgi, ruh sağlığı konusunda farkındalık oluşturması bakımından önemli bir gelişme olsa da beraberinde ciddi bir sorun da getirdi: Kavramların anlamını yitirmesi.
Bugün neredeyse her acı deneyim “travma” olarak tanımlanıyor. Bir ilişkinin bitmesi, arkadaş tarafından hayal kırıklığına uğramak, sınavdan düşük not almak ya da iş yerinde eleştirilmek bile çoğu zaman travma olarak adlandırılıyor. Peki gerçekten her zor yaşantı travma mıdır? Yoksa travma kavramı giderek psikolojik bir gerçeklikten çok kültürel bir etikete mi dönüşmektedir?
Bu sorunun yanıtı yalnızca terminolojik değildir. Çünkü kullandığımız kavramlar, kendimizi nasıl gördüğümüzü ve hayatımızı nasıl anlamlandırdığımızı belirler.
Travma psikolojide oldukça özel bir kavramdır. Bir olayın travmatik olabilmesi yalnızca acı verici olmasıyla açıklanamaz. Aynı olayı yaşayan iki kişiden biri ağır psikolojik sonuçlar yaşarken diğeri yaşamına devam edebilir. Burada belirleyici olan olayın kendisi kadar kişinin ruhsal örgütlenmesi, geçmiş yaşantıları ve o olaya yüklediği anlamdır.
Freud’un travmaya yaklaşımı da tam olarak bu noktada dikkat çekicidir. Freud, insan ruhunun yalnızca dış dünyadan gelen darbelerle şekillenmediğini, bu darbelerin bilinçdışı arzular, çatışmalar ve geçmiş deneyimlerle birleşerek anlam kazandığını savunur. Başka bir ifadeyle travma yalnızca yaşanan olay değildir; kişinin o olayı ruhsal dünyasında nasıl işlediğidir.
Psikanalitik bakış açısı bize önemli bir ayrım sunar: Olay ile yaşantı aynı şey değildir. İki insan aynı depremi yaşayabilir; biri yıllarca kabuslar görürken diğeri birkaç ay içinde yeniden günlük hayatına dönebilir. Çünkü travma yalnızca dış gerçekliğin değil, iç gerçekliğin de ürünüdür.
Ne var ki günümüzde sosyal medya bu ayrımı büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Kısa videolar ve popüler psikoloji içerikleri karmaşık ruhsal süreçleri birkaç cümleye indirgemektedir. İnsanlar yaşadıkları her olumsuzluğu tek bir kelimeyle açıklamaya yönlendirilmektedir: Travma.
Bunun önemli bir sonucu vardır. İnsan yaşadığı her güçlüğü travma olarak tanımlamaya başladığında, farkında olmadan kendisini sürekli zarar görmüş bir özne olarak konumlandırabilir. Böylece yaşadığı sıkıntıların sorumluluğunu üstlenmek yerine geçmişte yaşadığı olaylara teslim olma eğilimi gelişebilir.
Elbette bu, çocukluk ihmalini, istismarı, savaşları, afetleri veya ağır kayıpları küçümsemek anlamına gelmez. Gerçek travmalar vardır ve ruhsal yaşam üzerinde son derece derin etkiler bırakabilirler. Ancak her güçlük travma değildir. İnsan ruhu yalnızca kırılgan değildir; aynı zamanda onarma, yeniden anlam üretme ve gelişme kapasitesine de sahiptir.
Modern kültür ise giderek acıyı kimliğin merkezine yerleştirmektedir. Günümüzde insanlar çoğu zaman “Ben kimim?” sorusundan önce “Bana ne yapıldı?” sorusuyla kendilerini tanımlamaya başlamaktadır. Bu değişim dikkat çekicidir. Çünkü kimlik, yalnızca maruz kaldığımız olaylardan değil, o olaylarla ne yaptığımızdan da oluşur.
Jacques Lacan’ın düşüncesi bu noktada önemli bir katkı sunar. Lacan’a göre insan yaşadığı olaylardan çok, onları simgesel dünyasında nasıl anlamlandırdığıyla şekillenir. Aynı deneyim bir kişi için yıkım olurken başka biri için dönüşümün başlangıcı olabilir. Ruhsal yaşamın belirleyicisi olayların sayısı değil, öznenin onlarla kurduğu ilişkidir.
Bugün birçok kişi terapiye “travmalarımı silmek” amacıyla başvuruyor. Oysa terapi bir hafıza silme işlemi değildir. Psikanalitik süreç, yaşananları yok etmeye değil, onları yeniden anlamlandırmaya çalışır. Çünkü insan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişinin bugün üzerindeki etkisini dönüştürebilir.
Terapi odasında sık karşılaşılan bir durum vardır. Danışan yaşadığı her olumsuzluğu tek bir açıklamaya indirger: “Çocukluk travmam yüzünden.” İlk bakışta bu açıklama rahatlatıcı görünür. Çünkü karmaşık sorunlara basit bir neden sunar. Ancak bazen bu açıklama kişinin bugünkü sorumluluklarını görmesini de engelleyebilir.
Psikanaliz, insanı yalnızca mağdur olarak görmez. Aynı zamanda arzu eden, seçim yapan, tekrar eden ve kendi hikâyesini kurabilen bir özne olarak ele alır. İşte bu nedenle psikanalitik terapi yalnızca geçmişi anlatmak değil, bugünü yeniden kurabilmektir.
Toplum olarak psikolojik kavramları daha dikkatli kullanmaya ihtiyacımız var. Her mutsuzluk depresyon değildir. Her bencillik narsisizm değildir. Her kaygı panik bozukluğu değildir. Ve her acı da travma değildir.
Kelimeler yalnızca iletişim aracı değildir; düşünme biçimimizi de belirler. Kavramlar anlamlarını kaybettiklerinde yalnızca dil fakirleşmez, insanın kendisini anlama kapasitesi de zayıflar.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız: Yaşadığım şey gerçekten travma mı, yoksa hayatın kaçınılmaz acılarından biri mi? Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir. Ancak iyileşme çoğu zaman doğru soruyu sormakla başlar.
Psikoloji bize acısız bir yaşam vaat etmez. Psikanaliz ise bundan da ileri gider ve insan olmanın kaçınılmaz olarak eksiklikle, kayıpla ve çatışmayla birlikte yaşamak anlamına geldiğini söyler. Belki de ruhsal olgunluk, acıyı bütünüyle ortadan kaldırmak değil; onunla yeni bir ilişki kurabilmektir.
Travmayı kutsallaştıran değil, onu anlayan bir dile ihtiyacımız var. Çünkü insanı iyileştiren şey yalnızca yaşadığı acının fark edilmesi değil, o acının ötesinde yeni bir hikâye yazabileceğine yeniden inanabilmesidir.


