Değişmek Neden Korkutucudur?
Hayatımızda değiştirmek istediğimiz pek çok şey olabilir. Daha az kaygılanmak, kendimizi daha fazla önemsemek, gerektiğinde “hayır” diyebilmek, sürekli herkesi memnun etmeye çalışmaktan vazgeçmek… Bazen neyi değiştirmek istediğimizi gayet iyi biliriz. Hatta bunun bizim için daha iyi olacağını da biliriz. Yine de değişimin kendisi kapıya geldiğinde yaklaşmaya çekinebiliriz. Çünkü değişmek yalnızca bir davranışı değiştirmek değildir. Bazen yıllardır kendimiz hakkında inandığımız bir şeyi değiştirmek anlamına gelir.
“Ben zaten böyleyim.”, “Kolay güvenmem.”, “İnsanları kıramam.”, “Her şeyi kontrol etmek zorundayım.”, “Güçlü olmak zorundayım.” gibi kendimize dair inançlarımızın da değişeceğini biliriz.
Bu cümleleri o kadar uzun süre tekrarlarız ki bir noktadan sonra bunların yalnızca davranışlarımız değil, kimliğimizin bir parçası olduğuna inanmaya başlarız. Bu nedenle değişim istediğimiz bir şey olsa bile, değişimin sonunda nasıl biri olacağımızı bilememek bizi korkutabilir.
Değişirsem Hâlâ Ben Olacak Mıyım?
İnsan kendisini yalnızca bugünkü haliyle tanımlamaz. Geçmişte yaşadıkları, bugün kendisi hakkında düşündükleri ve gelecekte nasıl biri olmayı hayal ettiği arasında bir bağ kurar. Bu bağ, psikolojide benlik sürekliliği (self-continuity) kavramıyla ele alınır. Benlik sürekliliği, kişinin geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki benlikleri arasında bir devamlılık ve bağlantı hissedebilmesini ifade eder (Sedikides ve ark., 2023).
Bu nedenle değişim, her zaman yalnızca “daha iyi biri olmak” anlamına gelmeyebilir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle ilgili sahip olduğu süreklilik duygusunu da etkileyebilir. Molouki ve Bartels’in (2017) araştırmaları, insanların bazı kişisel değişimleri benlikleriyle daha uyumlu, bazı değişimleri ise kendi sürekliliklerini daha fazla bozucu olarak algılayabildiğini göstermektedir. Özellikle kişinin beklentileri ve değişime yönelik arzuları, değişimin benlik sürekliliği açısından nasıl değerlendirildiğini etkileyebilmektedir.
Bu yüzden bir yanımız değişmek isterken başka bir yanımız “Ya değişirsem?” diye sorar. Çünkü değişmek istediğimiz özellik, her ne kadar bizi zorluyor olsa da, bize tanıdıktır. Tanıdık olan ise her zaman iyi olduğu için değil, bildiğimiz ve alıştığımız bir şey olduğu için güvenli gelebilir.
Örneğin yıllardır herkesi memnun etmeye çalışan biri için kendi ihtiyaçlarını öne koymak başlangıçta rahatlatıcı olmaktan çok tedirgin edici gelebilir. Sürekli kontrol ederek kendini güvende hissetmiş biri için kontrolü biraz bırakmak özgürleştirici olduğu kadar kaygı verici de olabilir.
Dolayısıyla değişim bazen “eski halimi bırakabilecek miyim?” sorusundan çok, “Eski halimi bırakırsam kendimi hâlâ tanıyabilecek miyim?” sorusunu beraberinde getirir. Fakat burada önemli bir nokta var: Değişmek, geçmişteki halimizi tamamen silmek anlamına gelmek zorunda değildir. Mesele, kendimizden vazgeçmek değil; kendimizle kurduğumuz ilişkiyi yeniden şekillendirmektir.
Kendimi Yıllardır Nasıl Tanımlıyorum?
Yazının başında da bahsettiğimiz, kendimiz hakkında kurduğumuz cümlelerin bir kısmı zaman içinde kim olduğumuza dair daha bütünlüklü bir hikâyenin parçası hâline gelir. Bu hikâye yalnızca kendimizi nasıl tanımladığımızı değil, geçmişimizi nasıl hatırladığımızı ve yaşadıklarımıza nasıl anlam verdiğimizi de şekillendirir.
Anlatısal kimlik (narrative identity) yaklaşımına göre birey, yaşamındaki önemli deneyimleri ve anıları bir araya getirerek kendisi hakkında zaman içerisinde gelişen bir yaşam öyküsü oluşturur. Bu yaşam öyküsü, geçmiş deneyimler ile geleceğe ilişkin tasarımları bir araya getirerek kişinin yaşamına bir bütünlük ve anlam kazandırır (McAdams & McLean, 2013).
Singer ve arkadaşlarına (2013) göre ise özellikle yaşamımız açısından önemli olan deneyimlere ilişkin anılar, zaman içinde kendimizi tanımlayan anılara dönüşebilir. Bu anılarda tekrar eden duygu ve sonuç örüntüleri, kendimiz ve yaşamımız hakkında oluşturduğumuz daha genel anlatıların şekillenmesine katkıda bulunur. Böylece geçmişte yaşadığımız olaylar yalnızca hatırladığımız deneyimler olarak kalmaz; kendimizi ve yaşamımızı anlamlandırma biçimimizin de bir parçası hâline gelir. Başka bir deyişle, kim olduğumuzu yalnızca yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızı kendimize nasıl anlattığımız da şekillendirebilir.
Belki de “Ben insanlara hayır diyemem.” dediğimizde yalnızca bir davranıştan söz etmiyoruzdur. Yıllardır kendimizi “iyi, anlayışlı ve kimseyi kırmayan kişi” olarak tanımladığımız bir hikâyenin içinden konuşuyoruzdur. Bu nedenle değişmek, bazen kendi hikâyemizin alıştığımız bölümünden çıkmak gibi hissettirebilir. Fakat bir hikâyenin değişmesi, geçmişte yazılan bölümlerin yok olması anlamına gelmez.
Yeni deneyimler, yeni anlamlar ve yeni seçimler hikâyeye yeni bölümler ekleyebilir. Nitekim psikoterapi araştırmaları da kişinin kendisiyle ilgili anlatılarının süreç içerisinde değişebildiğini ve yeni deneyimlerin kişinin kendisini anlatma biçimini dönüştürebildiğini göstermektedir (Montesano et al., 2017). Bu yüzden değişimden korktuğumuzda kendimize “Nasıl biri olacağım?” sorusunu sormak kadar, “Kendimle ilgili hikâyeme hangi yeni bölümü eklemek istiyorum?” diye sormak da önemlidir.
Terapi: Kendine Yeniden Bakabilmek
Değişimle ilgili bu soruların üzerinde durabileceğimiz alanlardan biri terapidir. Çünkü terapi, kişiye kendisi hakkında yıllardır doğru kabul ettiği düşüncelere yeniden bakma ve bunları değerlendirme fırsatı sunabilir. “Ben böyleyim.” dediğimiz bazı noktaların nasıl oluştuğunu, bugün hâlâ bize uyup uymadığını ve başka türlü olmanın mümkün olup olmadığını fark etmeye başlayabiliriz.
Rogers’a (1957) göre terapötik ilişkide empatik anlayış, koşulsuz olumlu kabul ve terapistin içtenliği, kişinin değişim sürecini destekleyen temel unsurlardır. Bu açıdan terapi, kişiyi başka birine dönüştürmekten çok, kendisini daha yakından tanıyabileceği ve kendi deneyimlerine farklı bir yerden bakabileceği bir alan olarak düşünülebilir. Değişimin önemli bir kısmı, kendimizden vazgeçmek değil; kendimiz hakkında bildiklerimizin değişebileceğine izin vermektir.
Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönelim: “Değişirsem ben kim olacağım?”
Değiştiğimizde tamamen başka biri olmayacağız. Geçmişimiz, yaşadıklarımız, öğrendiklerimiz ve bugüne kadar geliştirdiğimiz baş etme yollarımız bizim hikâyemizin bir parçası olmaya devam edecek.
Değişmek, kendimizden uzaklaşmak değil; kendimize daha yakından bakabilmektir. “Ben böyleyim.” dediğimiz bir cümlenin sonuna ilk kez bir soru işareti koyabilmektir. Bazen yıllardır kendimizi tanımladığımız bir özelliğin, aslında kim olduğumuzun tamamı olmadığını fark etmektir.
Kendimizle ilgili hikâyenin en güzel yanı, bitmiş olmamasıdır. Geçmişte yazılmış bölümleri değiştiremeyiz ama önümüzdeki sayfalara ne yazacağımız konusunda hâlâ söz sahibiyiz. Bu yüzden değişimden korktuğumuzda kendimize yalnızca “Değişirsem ben kim olacağım?” diye sormak yerine, bir kez de “Değişmeme izin verirsem kim olabilirim?” diye sorabiliriz. Çünkü değişmek, kendini kaybetmek değil; kendine dair daha önce tanımadığın ihtimallere yer açmaktır.
Kaynakça
- McAdams, D. P., & McLean, K. C. (2013). Narrative identity. Current Directions in Psychological Science, 22(3), 233–238. https://doi.org/10.1177/0963721413475622
- Molouki, S., & Bartels, D. M. (2017). Personal change and the continuity of the self. Cognitive Psychology, 93, 1–17. https://doi.org/10.1016/j.cogpsych.2016.11.006
- Montesano, A., Oliveira, J. T., & Gonçalves, M. M. (2017). How do self-narratives change during psychotherapy? A review of innovative moments research. Journal of Systemic Therapies, 36(3), 81–96. https://doi.org/10.1521/jsyt.2017.36.3.81
- Rogers, C. R. (1957). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. Journal of Consulting Psychology, 21(2), 95–103. https://doi.org/10.1037/h0045357
- Sedikides, C., Hong, E. K., & Wildschut, T. (2023). Self-continuity. Annual Review of Psychology, 74, 333–361. https://doi.org/10.1146/annurev-psych-032420-032236
- Singer, J. A., Blagov, P., Berry, M., & Oost, K. M. (2013). Self-defining memories, scripts, and the life story: Narrative identity in personality and psychotherapy. Journal of Personality, 81(6), 569–582. https://doi.org/10.1111/jopy.12005
