Yas denince çoğumuzun aklına önce birini kaybetmek geliyor. Oysa hayatımız boyunca vedalaştığımız çok şey var.
Biten bir ilişki, geride bıraktığımız bir ev, alıştığımız bir şehir, değişen bir beden, gerçekleşmeyen bir hayal ya da artık sahip olmadığımız eski bir yaşam biçimi…
Bunların bazıları dışarıdan bakıldığında “kayıp” gibi görünmeyebilir. Çevremiz de yaşadığımız şeyi bir kayıp olarak görmediğinde, üzülmeye hakkımız yokmuş gibi hissedebiliriz. “Neden hâlâ üzülüyorum?”, “Artık bunu geride bırakmam gerekmiyor mu?” diye kendimizi sorgulayabiliriz. Çünkü ortada bir ölüm olmadığında, yaşadığımız duygunun yas olduğunu fark etmek her zaman kolay değildir.
Oysa yas yalnızca ölümün ardından yaşanan bir süreç değildir. Kişi için anlamlı olan bir şeyin kaybı veya önemli bir değişim de yas tepkisine neden olabilir. Burada belirleyici olan, kaybın dışarıdan ne kadar büyük göründüğünden çok, kişinin hayatında ne ifade ettiğidir.
Bir ilişkinin bitmesiyle yalnızca bir insan hayatımızdan çıkmaz; o ilişkiyle birlikte kurduğumuz düzen, günlük alışkanlıklarımız ve geleceğe dair beklentilerimiz de değişebilir. Birlikte yaşama planları, evlilik, çocuk sahibi olma ya da ortak bir hayat kurma gibi henüz gerçekleşmemiş planlar da ilişkinin sona ermesiyle anlamını kaybedebilir. Bu nedenle kişi bazen yalnızca biten ilişkinin değil, o ilişkiyle birlikte hayal ettiği geleceğin de yasını tutabilir.
Benzer bir durum iş kaybında da görülebilir. İş yalnızca maddi bir kaynak değildir; kişinin günlük yaşamının düzenini, sosyal çevresini ve mesleki kimliğini de şekillendirebilir. Uzun yıllar sürdürülen bir meslekten ayrılmak ya da çalışma kapasitesinin azalması, kişinin kendisiyle ilgili algısını ve geleceğe ilişkin planlarını yeniden değerlendirmesine neden olabilir.
Bir şehirden veya ülkeden ayrıldığımızda da geride yalnızca fiziksel bir mekân bırakmayız. Alıştığımız sokaklar, sosyal ilişkiler, rutinler ve aitlik duygusu değişir. Yeni bir hayata başlamak olumlu bir tercih olsa bile, geride bırakılan yaşamın özlenmesi bu kararla çelişmez. Benzer şekilde çocukların büyüyüp evden ayrılması, ebeveynlik ilişkisinin sona ermesi anlamına gelmez; ancak yıllardır sürdürülen günlük yaşam biçiminin değişmesiyle birlikte bir uyum sürecini beraberinde getirebilir.
Bedenimizde veya sağlığımızda meydana gelen değişiklikler de benzer bir kayıp deneyimi yaratabilir. Daha önce kolaylıkla yaptığımız bir aktiviteyi artık yapamamak, bağımsızlığımızın azalması ya da geleceğe ilişkin bazı planlarımızı değiştirmek zorunda kalmak, kişinin yalnızca fiziksel durumuyla değil, kendisiyle ilgili beklentileriyle de yeniden ilişki kurmasını gerektirebilir. Bazen ise ortada somut olarak kaybedilmiş bir şey yoktur; kişi uzun süre istediği bir eğitimin, kariyerin, ebeveynliğin ya da yaşam biçiminin artık gerçekleşmeyeceğini fark eder. Bu durumda yasını tuttuğumuz şey, yaşanmış bir geçmişten çok, hiç yaşanamayacak bir gelecek olabilir.
Bu kayıpların ortak özelliği, çoğu zaman belirgin bir vedaya sahip olmamalarıdır. Bir cenaze yoktur, insanlar başsağlığı dilemez ve çevremiz çoğu zaman hayatımıza kaldığımız yerden devam etmemizi bekler. Bu nedenle kişi yaşadığı kaybı açıkça ifade etmekte veya gördüğü duygusal desteği almakta zorlanabilir.
Psikolojide “Disenfranchised Grief” kavramı, tam da bu tür durumları anlamak için kullanılır. Kişinin yaşadığı kaybın sosyal çevresi tarafından yeterince tanınmaması ya da yasının ifade edilmesine alan açılmaması, yaşadığı süreci daha zor hale getirebilir. Kişi bir yandan kaybına uyum sağlamaya çalışırken, diğer yandan hissettiği üzüntünün “haklı” olup olmadığını sorgulayabilir.
Oysa yasın yoğunluğu ya da biçimi, yalnızca kaybın türüyle belirlenmez. Kişinin o şeyle kurduğu bağ, ona yüklediği anlam ve yaşamındaki yeri de önemlidir. Bu nedenle aynı kayıp, iki farklı kişide birbirinden oldukça farklı duygusal tepkilere yol açabilir.
Yas sürecinde amaç, yaşanan kaybı unutmak ya da hiç yaşanmamış gibi davranmak değildir. Kişinin değişen gerçekliği fark etmesi, kaybın hayatındaki anlamını işlemesi ve zaman içinde bu değişimle birlikte yaşamını yeniden düzenleyebilmesi önemlidir.
Bu yüzden bazı durumlarda kendimize “Neden hâlâ üzülüyorum?” diye sormak yerine, “Ben neyi kaybettim?” ve “Bu kayıp hayatımı nasıl değiştirdi?” diye bakmak daha anlamlı olabilir.
Çünkü bazı kayıpların cenazesi yoktur. Ama bu, onların kayıp olmadığı anlamına gelmez.


