Uzm. Psk. Seyran Kaya
Bizi inciten bir davranışın ardından çoğu zaman ilk sorumuz “Bunu neden yaptı?” olur. Karşımızdaki kişinin geçmişini, yaşadığı güçlükleri ve davranışının ardındaki ihtimalleri düşünürüz. Bir açıklama bulduğumuzda yaşananların daha katlanılabilir olacağını umarız. Anlamak, ilişkilerde önemli bir kapasitedir; aceleci yargıları azaltabilir ve farklı bakış açılarına alan açabilir. Ancak bu çaba, kendi yaşantımızı sürekli ikinci plana ittiğimizde başka bir işleve bürünür. Başkasının nedenlerini araştırırken, bize ne olduğunu ve neye ihtiyaç duyduğumuzu gözden kaçırabiliriz.
Bir davranışın nedenlerini açıklamak, o davranışın sonuçlarına ilişkin değerlendirmeyi tek başına belirlemez. Örneğin, bir kişinin yoğun stres altında olması öfkesini anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat bu bilgi, aşağılayıcı sözlerin ilişkide yarattığı etkiyi ortadan kaldırmaz. Benzer biçimde, geçmişte ihmal edilmiş olmak birinin yakınlık kurma güçlüğünü açıklayabilir; bugün verdiği sözleri tutma ve davranışlarının sorumluluğunu alma gerekliliği ise devam eder. Burada aynı anda iki gerçeğe yer açabiliriz: Karşımızdaki kişi zorlanıyor olabilir ve onun davranışından biz de zarar görüyor olabiliriz.
Psikoloji araştırmaları, düşünmenin her biçiminin aynı derecede yararlı olmadığını gösterir. Nolen-Hoeksema, Wisco ve Lyubomirsky’nin (2008) kapsamlı derlemesinde ruminasyon; kişinin sıkıntısına, bu sıkıntının nedenlerine ve sonuçlarına tekrar tekrar odaklanması üzerinden ele alınır. Araştırmacılar, bu düşünme biçiminin depresif belirtileri ağırlaştırabildiğini, olumsuz düşünceleri artırabildiğini ve problem çözmeyi zorlaştırabildiğini bildirir. Dolayısıyla zihnin bir olayla uzun süre meşgul olması, o olayın daha iyi işlendiği anlamına gelmez. Bazen düşünce çoğalırken seçenekler daralır.
Bu ayrımı gündelik yaşamda fark etmek her zaman kolay değildir. Yaşanan bir konuşmayı yeniden değerlendirmek, ne hissettiğimizi ve bir sonraki adımımızı belirlememize yardımcı olabilir. Ancak aynı konuşmayı günlerce zihinde tekrarlamak, karşı tarafın niyetine ilişkin yeni varsayımlar üretmek ve kesin bir açıklama beklemek bizi olduğumuz yerde tutabilir. Ayırt edici soru şudur: Bu düşünme süreci bana yeni bir bakış, somut bir karar veya hareket alanı kazandırıyor mu? Yoksa her seferinde aynı belirsizliğe mi dönüyorum?
Anlamaya çalışmanın yönü de önemlidir. Ayduk ve Kross’un (2010) üç çalışmadan oluşan araştırmasında, olumsuz anılarını değerlendirirken kendilerine gözlemci perspektifinden bakabilen katılımcılarda daha düşük duygusal tepkisellik gözlenmiştir. Bu bakış açısı, çiftler arasındaki çatışmalarda daha fazla problem çözme davranışıyla da ilişkili bulunmuştur. Araştırmadaki yararlı süreç, yaşananları tekrar tekrar anlatmaktan çok deneyimin anlamını yeniden değerlendirmeyle bağlantılıdır. Bu bulgular, “neden?” sorusundan bütünüyle vazgeçmek yerine, deneyime nasıl yaklaştığımızı değiştirmeyi düşündürür; her ilişki için tek bir çözüm sunmaz.
Bu çerçeveden hareketle, “Bana bunu neden yaptı?” sorusunun yanına başka sorular eklenebilir: “Bu ilişkide hangi davranış tekrar ediyor?”, “Ben bu durumdan nasıl etkileniyorum?”, “Neyi kabul edebilirim ve hangi noktada sınır koymam gerekiyor?” Böylece değerlendirme, yalnızca başkasının iç dünyasına ilişkin tahminlerden oluşmaz. Gözlenebilir davranışlar, kendi duygularımız ve ihtiyaçlarımız da düşüncenin parçası hâline gelir. Karşı tarafın niyetine bütünüyle ulaşamasak bile, bir davranışın üzerimizdeki etkisini fark edebiliriz.
Empati konusunda da benzer bir dengeye ihtiyaç vardır. Birinin bakış açısını anlamaya çalışmak, onun duygularını düzenlemek veya davranışlarının sonuçlarını…


