Bugün sizlerle son zamanlarda yaşandığını gördüğüm bir durum hakkında konuşmak istediğimi fark ettim. Küçük bir soruyla başlayalım: Gelecek kelimesi zihninizde bir heves mi uyandırıyor, yoksa içinizi hafif bir endişe mi kaplıyor? Günlük koşturmacanın içinde kendimize sormayı unuttuğumuz ama cevabı hayat kalitemizi belirleyen bir soru bu: En son ne zaman yarınları düşünmek bize kaygı değil de heyecan verdi? Bugün sizlerle biraz soru cevap şeklinde, bir nevi bilinç akışı yaparak ilerlemek istiyorum. Amacım hazır cevaplar sunmak değil; gelin, bu soruların üzerine birlikte düşünelim.
Şöyle bir geriye dönüp çocukluğumuzu ya da eski yılları düşünelim… Eskiden “gelecek” denince gözümüzün önüne uçan arabalar, uzay çağları, ışık hızında seyahatler ve pırıl pırıl bir dünya gelirdi. Aslında şunu demek istiyorum: Gelecek, merak edilen ve sabırsızlıkla beklenen büyülü bir yerdi. Peki ya bugün? Ne oldu da yarınları merakla beklemek yerine hepimiz yönümüzü geçmişe dönüyoruz?
Çünkü belirsizlik zihni yorar; geçmiş ise ne yaşanmış olursa olsun sonunu bildiğimiz, sürprizi olmayan tek yerdir. Hatta daha da ötesi, henüz 20’li yaşlarının başında olan gençler bile 90’ların müziklerine, 2000’lerin başındaki dizilere, retro kıyafetlere ve eski fotoğrafların o düşük çözünürlüklü sıcaklığına sığınıyor. Henüz yaşamadığımız yarınlardan korkup, çocukluğumun veya hiç yetişmediğimiz dönemlerin güvenli limanına kaçmamız sizce de biraz garip değil mi?
Sosyolog Zygmunt Bauman, bu durumu harika bir kavramla açıklıyor: “Retro-topya”. Yani insanlık artık geleceğe dair ütopya üretemediği için, geleceği geçmişin içinde arıyor. Peki ama neden? Zihnimiz toplu halde neden bu geçmişe kaçış moduna geçti?
Yapılan psikolojik deneyler, belirsizlik ve gelecek kaygısı hissettirilen kişilerin zihninde tıpkı fiziksel bir tehdit varmış gibi alarm sistemlerinin (amigdala) çalıştığını gösteriyor. İşte zihin, bu yüksek stres ve kontrol kaybı hissiyle baş edebilmek için anında tanıdık, güvenli ve sonu belli olan çocukluk anılarına kaçıyor. Psikolojide buna bir tür “duygusal regülasyon” ya da “zihinsel anestezi” deniyor.
Düşünün; yarın ne olacağını bilmediğimiz, kariyer veya hayat kaygısıyla boğuştuğumuz yorucu bir günün ardından eve dönüyoruz. Televizyonu açtığımızda yeni bir şeyler keşfetmek yerine neden defalarca izlediğimiz Avrupa Yakası’nı ya da çocukken izlediğimiz o eski çizgi filmleri açıyoruz? Çünkü oradaki diyalogları ezbere biliyoruz; ne zaman gülüp ne zaman duygulanacağımız, hikâyenin nasıl biteceği belli. Zihnimiz belirsizlikten o kadar yoruluyor ki, sonunu bildiği o güvenli alanda dinlenmek istiyor.
Tabii ki geçmişi anmak, o tatlı anılara sığınmak ya da eski bir dizide huzur aramak yasak veya yanlış değil; aksine zihnimizi dinlendiren çok insani bir ihtiyaç. Ancak sorun, geçmişi bir soluklanma durağı olarak kullanmak yerine orada yaşamaya başladığımızda ve geleceğe adım atmaktan çekindiğimizde başlıyor. Yani nostalji tek başına kötü bir şey değil; ama zihnin belirsizliğin yarattığı o yüksek kaygıyı düşürmek için otomatik olarak devreye soktuğu biyolojik bir psikolojik sığınak.
Şu sıralar elimden düşürmediğim, okurken altını çize çize bitiremediğim Joe Dispenza’nın Kendiniz Olma Alışkanlığını Kırma kitabında konu nörolojik olarak öyle güzel anlatılıyor ki! Dispenza diyor ki: “Beyniniz geçmişin bir haritasıdır. Eğer her gün aynı şeyleri düşünüp aynı duyguları hissediyorsanız, biyolojik olarak geçmişte yaşıyorsunuz demektir.”
İşte tam da bu yüzden zihnimiz ve bedenimiz “tanıdık” olanı seviyor. Gelecek, henüz deneyimlemediğimiz için zihnimiz tarafından bir “tehdit ve belirsizlik” olarak kodlanıyor. Bu yüzden bilinmeyen bir geleceği hayal etmek yerine, sonunu ve hissettirdiklerini çok iyi bildiğimiz o eski anıların konforuna kaçıyoruz.
Oysa yarını düşlemek zihnin lüksü değil, en temel ihtiyacıdır. Gelecekten umudu kestiğimizde ve hayal kurmayı bıraktığımızda, zihnimiz tıpkı çalışmayan bir kas gibi paslanmaya başlıyor. Belirsizlikten korkup geçmişin konforlu limanına sığınmak insanı anlık olarak rahatlatabilir; ama uzun vadede bizi bugünün içinde sıkıştırıp bırakır. Geleceği yeniden hayal etmek, durup dururken gelmesini beklediğimiz bir duygu değildir; tam aksine zihnimizi cesaretlendirerek kendi kendimize üreteceğimiz bir içsel güçtür.
Peki bu “nostalji felcinden” çıkıp, yarını yeniden inşa etme cesaretini ve umudunu nasıl kazanacağız? Yine okuduğum kaynaklardan aldığım ve hayatıma uygulamaya çalıştığım birkaç küçük psikolojik adımı sizinle de paylaşmak isterim:
1. Mikro-Gelecekler İnşası (Mikro-Umut)
Psikolog C.R. Snyder’ın Umut Teorisi’nde öğrendiğim çok güzel bir şey var: Umut soyut bir duygu değil, çalıştırabileceğimiz zihinsel bir kasmış. Devasa bir gelecek kurgusu gözünüzü korkutuyorsa, odağı küçültün. 5 yıl sonrasını değil, önümüzdeki haftayı kurgulayın. Geleceğe dair kontrol edebileceğiniz küçük, somut hedefler koymak, zihne “gelecek üzerinde hâlâ etkim var” hissini yeniden hatırlatıyor.
2. Zihni “Yeni Bir Geleceğe” Alıştırmak
Dispenza, kitabında geçmişin döngüsünü kırmak için beynimize “henüz gerçekleşmemiş geleceği” önceden yaşatmamız gerektiğini vurguluyor. Burada bahsettiğim şey Polyannacılık yapmak ya da içi boş olumlamalar tekrarlamak değil; zihnin çalışma prensibine dayanan psikolojik ve biyolojik bir gereklilik. Geleceğe dair hayallerinizi sadece düşünmekle kalmayın; o gerçekleştiğinde ne hissedeceğinizi (sevinç, huzur, başarma hissi) şimdiden bedeninize hissettirin. Beyin, gerçek bir deneyim ile zihinde canlı bir şekilde canlandırılan deneyim arasındaki farkı ayırt edemiyor çünkü.
3. “Anı Arama” Yerine “Anı Üretme” Odaklılık
Nostaljiye aşırı sığınmak aslında biraz pasif bir tüketim hâli. Zihni geçmişin konforundan çıkarmanın en etkili yolu, bugünün içinde yeni ve biricik deneyimler yaratmak. Daha önce gitmediğiniz bir sokağa yürümek, hiç dinlemediğiniz bir müzik türünü keşfetmek ya da yeni bir hobiye adım atmak… Beynimiz yeni deneyimlerle uyarıldıkça geleceğe yönelik merak duygumuz yeniden tetikleniyor.
Son olarak kendime ve size sormak istediğim bir soru var: “Ben geçmişi gerçekten o zamanlar çok mükemmel olduğu için mi özlüyorum, yoksa bugünün ve yarının belirsizliğiyle yüzleşmekten yorulduğum için mi sığınıyorum?”
Unutmayın; geçmiş harika bir uğrak yeridir ama orası yaşanacak bir adres değildir. Ne dersiniz, geleceği yeniden hayal etmeye değmez mi?
Bence sonuna kadar değer. Çünkü yarınlar ne kadar belirsiz görünürse görünsün; henüz yazılmamış bir hikâyenin heyecanı, sonunu bildiğimiz eski bir filmi tekrar tekrar izlemekten her zaman çok daha güzeldir. Kim bilir, belki de güzel günler henüz yaşamadıklarımızdır… Cesaret edip yüzümüzü yarınlara döndüğümüzde göreceğiz ki; bütün güzellikler zaten bizi bekliyor.
Bu yolculukta bana eşlik ettiğiniz, zaman ayırıp yazıma konuk olduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda yeniden buluşmak dileğiyle! 🙂

