Kendi kendinizle konuşurken sesinizi duyan o ikinci kişinin kim olduğunu düşündünüz mü? Bir tartışmanın tam ortasındasınız. Hırsla bağırıp kendinizi savunuyorsunuz. Ama tam o esnada içinizden bir ses beliriyor: “Şu an sırf hırsından uzatıyorsun ve sen aslında haksızsın.” Biri o an duyguyu yaşayan ve tepki tarafınız. Diğeri ise yukarıdan sizi izleyen o soğukkanlı gözlemci. İnsan beyninin sahip olduğu en tuhaf yeteneklerden biri tam olarak budur: Kendi zihninin dışına çıkıp kendine bakabilmek. Psikolojide bu duruma “üstbiliş” (metacognition) diyoruz. En basit tanımıyla, düşünme üzerine düşünmektir. Zihnin kendi çalışma mekanizmasını dışarıdan bir nesne gibi izleme kapasitesidir.
Zihnimizdeki bu mekanizma temel olarak iki aşamada çalışır. İlk aşama zihnimizi tanıma kısmıdır. Yani kendi zihinsel süreçlerimizin farkında olmaktır. “Ben stresliyken aceleci kararlar veririm” demek böyledir. İkinci aşama ise müdahale kısmıdır. Yani zihinsel süreçlerimizi anlık olarak o anki şartlara göre değiştirmektir. “Şu an çok öfkeliyim, karar vermeyi ertelemeliyim” deyip zihinsel frene basmaktır. Biri durumu tespit eder, diğeri ise direksiyona geçip rotayı yeniden çizer.
Ancak bu mekanizma her zaman kusursuz çalışmaz. Bu sistemin en şaşırtıcı tarafı, zihnimizin tanıdık olduğu şeyleri hemen “tamamen çözdüm” kabul etmesidir. Bir konuyu, bir uygulamayı veya bir yöntemi sürekli kullanıyor olabilirsiniz. Fakat zihninizde o sürecin detaylarını sorduğunuzda bir an duraksarsınız. Çünkü insan zihni, pratik olarak yapabildiği bir şeyi içsel olarak da denetlediğini varsayar. Yani bilgi oradadır ama zihnimiz o bilginin derinliğini kontrol etme gereği duymamıştır. Örneğin, her gün saatlerce kullandığınız akıllı telefonunuzu düşünelim. Bir arkadaşınız sizden uygulamadaki spesifik bir gizlilik ayarını adım adım tarif etmenizi istediğinde eliniz durur. “Dur, bana telefonu ver ben elimle yapayım” dersiniz. Çünkü zihin o ekranlara alışık olduğu için sürece hakim olduğunu varsaymıştır. Üst biliş işte tam bu noktada devreye girer. Ezberden yaptığımız şeylerin ne kadar farkında olduğumuzu bize gösterir. Ayrıca yüzeysel kabul ettiğimiz bilgilerin derinliğini sorgulatır.
Bu denetim mekanizması devreye girdiğinde, sadece neyi bildiğinizi görmeye başlamazsınız. Kendi sınırlarınızı da çok daha net ve objektif görmeye başlarsınız. Bir konuda derinleşmeye başlayan insanların ilk başlarda özgüvenlerinin biraz düşmesi tam da bu yüzdendir. Yeni şeyler öğrendikçe, işin ne kadar çok boyutu olduğunu fark ederler. Bu geri çekilme aslında bir yetersizlik değil; zihnin kendi öğrenme sürecini izlemeye başladığının ve gözlemci mekanizmasının nihayet çalıştığının en net göstergesidir. Zaten neyi bilmediğini bilmek, öğrenmenin en kritik aşamasıdır.
Gündelik hayatta bu gözlemci tarafın insanları nasıl kurtardığına dair çok tanıdık bir örnek daha gösterebiliriz. Mesela test çözerken bir soruyu işaretlersiniz. Aradan birkaç dakika geçer, sonra dönüp şıkkı değiştirirsiniz. Çoğu insan “İlk işaretlediğim hep doğru çıkardı” diye pişman olur. Oysa yapılan araştırmalar gerçeğin tam tersi olduğunu gösterir. Sonradan değiştirilen şıkların büyük çoğunluğu doğru cevaba gider. Çünkü zihin ilk anda hızlı ve sezgisel bir tepki vermiştir. İkinci bakışta ise arka plandaki denetçi devreye girmiş ve hatayı yakalamıştır. Ancak zihnimiz nedense sadece yanlış çıkan azınlığı hatırlamaya meyillidir.
Özellikle bilgi akışının bu kadar hızlı olduğu dijital bir çağda, zihnimizdeki bu denetçiyi uyanık tutmak hayati bir süzgeç haline gelir. Gün içinde ekranda gördüğümüz her bilgiye hemen inanmak zihni kolayına gider. Beyin, harcayacağı enerjiyi azaltmak için bu verileri adeta otomatik pilotta sorgulamadan yutar. Ancak o otomatik akışı kesip “Bu bilgi gerçekten doğru mu?”, “Ben şu an buna neden hemen inandım?” veya “Bu düşünce bana mı ait yoksa maruz kaldığım içeriğin etkisi mi?” diye sorabilmek ciddi bir üstbilişsel zihinsel çabadır. Bu çabayı göstermediğimizde, başkalarının fikirlerini kendi düşüncelerimiz sanmaya başlarız.
Üstelik bu durum sadece bilgiyle veya öğrenmeyle alakalı bir durum değildir. Günlük duygusal ilişkilerimizde ve kriz anlarımızda aynı şekilde çalışır. Bir kriz anında tepki vermeden önce bir anlığına durmak gerekir. “Ben şu an neden bu kadar aşırı tepki veriyorum?”, “Beni asıl tetikleyen şey olay mı yoksa kendi içimdeki korku mu?” diye sorabildiğiniz an, öfkenin ya da kaygının kendisi olmaktan çıkarsınız. Kendi duygusunu dışarıdan izleyen tarafa geçersiniz. Düşünce ile aranıza sağlıklı bir mesafe girer. Bu mesafe size doğru kararı verme özgürlüğü sunar.
Kısacası üst biliş, gün içinde zihnimizin o ikinci sese daha sık kulak vermekten ibaret. Amacımız sadece kafamıza yeni bilgiler doldurmak ya da sürekli bir şeyler öğrenmek değil. Asıl mesele, o bilgileri nasıl işlediğimizi ve kararlarımızı nasıl yönettiğimizi fark edebilmektir. Günlük hayatta bir tartışmanın ortasındayken veya stresi yönetmeye çalışırken otomatik pilotta tepki vermek çok kolaydır. Bir kriz anında hemen tepki veriyoruz. Ancak o anlarda bir saniye durup “Ben şu an ne yapıyorum?” diyebilmek ve kendimizi dışarıdan bir gözle izlemek, zihinsel süreçlerimizde yapabileceğimiz en güçlü değişimdir. Kendi düşüncelerinize bu şekilde dışarıdan bakmayı alışkanlık yapmanız oldukça önemlidir. O zaman olaylar sizi sürükleyemez. Kontrolü gerçekten kendi elinize almış olursunuz.

