Doğal Görünenin Politikliği
Toplumsal cinsiyete ilişkin yargıların önemli bir bölümü, açık ideolojik iddialar olarak sunulmak yerine, sıradanlıkları ve tekrar edilebilirlikleri sayesinde sorgulanmaksızın içselleştirilen “kendiliğinden doğrular” olarak dolaşıma girerken bu doğallaştırılmış kabuller toplumsal düzenin en etkili meşrulaştırma mekanizmalarından birine dönüşmektedir (Ridgeway, 2011; Sakallı Uğurlu, 2016). Bu bağlamda; kadınların daha duygusal, erkeklerin ise daha rasyonel olduğu yönündeki varsayımlar, ideolojik önermelerden çok kültürel arka plan bilgisi gibi işlev görerek gündelik etkileşimleri ve kurumsal alanları sessizce biçimlendirmektedir (Connell, 2005; Fiske, 2018).
Kritik olan, bu yargıların doğruluğundan ziyade, neden bu denli tanıdık ve sorgulanamaz göründükleridir; çünkü bu tanıdıklık, kendini dayatmadan işleyen, görünmezliğiyle direnci zayıflatan bir iktidar biçimini açığa çıkarır. Bu bağlamda toplumsal cinsiyet stereotipleri, masum genellemeler olmaktan çok psikolojik deneyimi belirli formlar içinde tutan ve eşitsizlikleri olağanlaştıran bilişsel ve kültürel aygıtlar olarak ele alınmalıdır (Ridgeway, 2011; Sakallı Uğurlu, 2018).
Bilişsel Şemalar, Toplumsal Konfor Ve Ruhsal Maliyet
Sosyal psikoloji literatüründe stereotipler, bireyin sosyal dünyadaki belirsizlikle başa çıkmasını kolaylaştıran bilişsel şemalar olarak tanımlanırken bu düzenleyici işlevin toplumsal düzeyde sağladığı konfor, bireysel düzeyde çoğu zaman ciddi ruhsal maliyetler üretmektedir; çünkü bu şemalar yalnızca başkalarına dair beklentileri değil, bireyin kendisine ilişkin algı ve değerlendirmelerini de yapılandırır (Fiske, 2018).
Örneğin; kadınların duygusallıkla ve erkeklerin ise rasyonaliteyle özdeşleştirilmesi, duyguların salt varlığından ziyade hangi duyguların hangi bağlamlarda, kimler tarafından ve hangi bilişsel statüyle ifade edilebileceğini düzenleyen örtük bir nörobilişsel ve normatif hiyerarşi üretir. Nitekim bu hiyerarşi, duygusal süreçlerin bilişsel işlevlerden ayrıştırıldığına dair tarihsel olarak yerleşmiş ancak bilimsel olarak sorunlu bir ikiliğe dayanır (Damasio, 1994; Pessoa, 2008). Bu ayrım, duyguların irrasyonel, düşünmeyi bozan ya da bilişsel denetimi zayıflatan süreçler olarak kodlanmasına yol açarken özellikle kadınlara atfedilen duygusal ifadenin karar verme kapasitesi, yürütücü işlevler ve bilişsel yetkinlikle çeliştiği yönündeki kültürel varsayımları nöropsikolojik bir gerçeklik gibi meşruiyet kazanır (Gross, 2015; Fine, 2017).
Oysa çağdaş nörobilim ve bilişsel psikoloji literatürü; duygusal ve bilişsel süreçlerin beynin büyük ölçüde örtüşen sinir ağları üzerinden işlediğini, prefrontal korteks ile limbik sistem arasındaki etkileşimin karar verme, dikkat düzenleme ve sosyal muhakeme açısından belirleyici olduğunu açıkça ortaya koymaktadır (Pessoa, 2008; Lerner et al., 2015). Buna rağmen bu bütünleşik yapı, toplumsal cinsiyet bağlamında seçici biçimde göz ardı edilmekte ve duygusal ifadeler kadınlarda kalıcı bir bilişsel özellik, erkeklerde ise bağlamsal ve geçici bir durum olarak algılanmaktadır.
Bu noktada mesele; kadınların gerçekten daha duygusal olup olmadığı sorusundan çok, duygusallığın neden hâlâ bilişsel yetkinliği zayıflatan bir özellik gibi kodlandığı ve bu kodlamanın hangi bilişsel kestirme yollar, özellikle temsiliyet yanlılığı ve doğrulama yanlılığı aracılığıyla otomatikleştirildiğidir (Fiske & Taylor, 2013). Toplumsal cinsiyet stereotipleri, bu bilişsel mekanizmalar yoluyla sinirsel düzeyde beklenti kalıpları üretirken kadınların bilişsel performanslarının sistematik biçimde daha fazla izlenmesine, hatalarının genellenmesine ve yeterliklerinin sürekli olarak örtük biçimde sorgulanmasına zemin hazırlar ve bu süreç, stereotip tehdidi aracılığıyla yalnızca algıyı değil, doğrudan bilişsel performansı da etkileyen bir psikolojik baskı alanı yaratır (Steele, 1997; Schmader et al., 2008). Böylece duygular; evrensel bir insanî bilişsel kaynak olmaktan çıkarak cinsiyetlendirilmiş bir nöropsikolojik risk faktörü gibi konumlandırılır.
Cinsiyetçiliğin İncelikli Biçimleri: Korumak mı, Sınırlamak mı?
Cinsiyetçilik, bireyleri biyolojik cinsiyetleri temelinde belirli özellikler, roller ve beklentilerle tanımlayan ve bu tanımları toplumsal hiyerarşiler ve normatif düzenlemeler aracılığıyla meşrulaştıran çok katmanlı bir tutumlar ve pratikler bütünü olarak ele alınmaktadır (Glick & Fiske, 1996; Ridgeway, 2011). Geleneksel yaklaşımlar; cinsiyetçiliği çoğunlukla açık ayrımcılık, dışlama ya da değersizleştirme biçimleriyle ilişkilendirmiş olsa da çağdaş araştırmalar bu olgunun aynı anda hem düşmanca hem de korumacı biçimler alabileceğini ortaya koymaktadır (Glick & Fiske, 1996).
Bu ikili mekanizmayı içeren çelişik cinsiyetçilik modeli; kadınların bir yandan yetersiz, irrasyonel ya da tehditkâr olarak temsil edilebildiğini, diğer yandan ise “narin”, “ahlaki olarak üstün” ve “korunmaya muhtaç” varlıklar olarak idealize edilebildiğini göstermektedir. Bu korumacı söylemler, eşitsizliği açıkça savunmadan sürdürmenin etkili bir yolunu sunarken Nuray Sakallı’nın Türkiye bağlamındaki çalışmaları, bu tür ifadelerin kültürel değerler ve aile ideolojileriyle uyumlu olduğu ölçüde eleştiriye daha kapalı hâle geldiğini ortaya koymaktadır (Sakallı Uğurlu, 2002). Kadınları “korunması gereken” varlıklar olarak konumlandıran bu yaklaşım, eşitliği reddetmeden sınırlandırmanın etkili bir yolunu sunar. Buradaki temel çelişki açıktır: Özerkliği sınırlanan bir öznenin eşitliği ne ölçüde mümkündür?
Roller, Kurumlar ve Sessiz Uyum Zorunluluğu
Toplumsal cinsiyet rolleri, kadınlık ve erkekliğe ilişkin beklentiler bütünü olarak yalnızca bireysel tutumlar yoluyla değil; aile yapıları, iş piyasaları, eğitim sistemi ve hukuki düzenlemeler aracılığıyla kurumsal olarak yeniden üretilirken bu rollerin “doğal” olduğu varsayımı, cinsiyetçiliğin ve eşitsizliğin en etkili meşrulaştırma mekanizmalarından biri hâline gelir (Connell, 2005). Sakallı’nın (2016) vurguladığı üzere, özellikle ataerkil normların güçlü olduğu bağlamlarda cinsiyetçilik, kültürel süreklilik ve düzen söylemiyle korunur; bu durum, bireylerin yaşadıkları sınırlamaları yapısal bir eşitsizlikten ziyade kişisel bir uyum gerekliliği olarak yorumlamalarına yol açar. Kurumsal düzeyde normalleştirilen bu roller, çoğu zaman açık bir ayrımcılık dili üretmeden, eşitsizliği “koruma”, “düzen” ve “uyum” söylemleri aracılığıyla yeniden kurarak, cinsiyetçiliğin en incelmiş ve bu nedenle en dirençli biçimlerine zemin hazırlar.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz hâle gelir: Uyum sağlamak ile vazgeçmek arasındaki sınır nerede başlar? Bu sınırlar, gelenekler ve kültürle nasıl içselleştirilir?
Antropolojik Bir Sapma: Başka Cinsiyet Rejimleri
Antropolojik literatür, farklı toplumların ritüeller, dil, ekonomik yapılar ve toplumsal uygulamalar üzerinden toplumsal cinsiyet kavramlarını oldukça farklı şekillerde inşa ettiğini ve bu kavramların sabit değil, kültürel dinamiklerle sürekli müzakere edildiğini göstermektedir (Davies, 2016; Mead, 1935). Örneğin; Endonezya’daki Bugis toplumunda tanımlanan beşli toplumsal cinsiyet sistemi, kadınlık ve erkekliğin tekil ve sabit kategoriler olarak değil, bağlamsal ve ilişkisel konumlar olarak deneyimlendiğini ortaya koymaktadır (Graham Davies, 2010).
Bu perspektif; toplumsal rollerin yalnızca biyolojik cinsiyetle ilişkilendirilemeyeceğini aksine rollerin, eserlerde ve ritüellerde farklı kültürlerde farklı biçimlerde anlam kazandığını ve bunların tarihsel olarak yeniden üretildiğini düşündürür. Böylece “doğal” kabul edilen cinsiyet normlarının, farklı kültürel pratiklerde değişkenlik gösterdiği açıkça gözlemlenmektedir. Eğer başka toplumlarda başka düzenlemeler mümkün olmuşsa, bugünkü normların kaçınılmazlığı neye dayandırılmaktadır?
Sonuç Yerine: Sessiz Rejimin Sınırlarında
Toplumsal cinsiyet stereotipleri, tam da tanıdıklıkları ve sıradanlıkları sayesinde görünmezleşirken psikolojik deneyimi belirli sınırlar içinde tutan ve eşitsizlikleri yeniden üreten sessiz ama son derece etkili bir rejim kurmaya devam etmektedir; bu rejim, bireylerden açık bir itaat talep etmeyerek uyumu erdem, farklılaşmayı ise bedeli olan bir sapma olarak kodlayarak işler. Sakallı’nın çalışmaları başta olmak üzere çağdaş psikolojik ve sosyolojik literatürün ortaya koyduğu üzere, cinsiyetçilik yalnızca açık ayrımcılık anlarında değil, “normal”, “doğal” ve hatta “iyi niyetli” kabul edilen gündelik pratiklerde yaşamaya devam ederken, bireyler çoğu zaman bu düzenle çatışmak yerine ona uyum sağlamayı seçmek zorunda kalmaktadır. Bu noktada asıl mesele, bu rollerin bize ne kadar ait olduğu değil, onlardan çıkmanın hâlâ neden bu kadar yüksek psikolojik, toplumsal ve duygusal bedeller gerektirdiğidir; zira toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kendisini açıkça dayatmadığında değil, sorgulanmaz hâle geldiğinde en kalıcı biçimini kazanır. Belki de bu nedenle toplumsal cinsiyet üzerine düşünmek, yalnızca eşitsizliği tanımlamak değil, aynı zamanda bu eşitsizliğin hangi sessiz uzlaşmalar, hangi içselleştirilmiş sınırlar ve hangi vazgeçişler pahasına sürdürüldüğünü fark etmeyi gerektirir.
Kaynakça
Connell, R. W. (2005). Masculinities (2nd ed.). University of California Press. Damasio, A. R. (1994). Descartes’ error: Emotion, reason, and the human brain. Putnam. Davies, S. G. (2016). Gender diversity in Indonesia: Sexuality, Islam and queer selves. Routledge. Eagly, A. H., & Wood, W. (2012). Social role theory. In P. A. M. Van Lange, A. W. Kruglanski, & E. T. Higgins (Eds.), Handbook of theories of social psychology (pp. 458–476). Sage. Elena, N. (2023). Gender Constructs in Society: A Cross-Cultural Anthropological Analysis. Fine, C. (2017). Testosterone rex: Myths of sex, science, and society. Norton. Fiske, S. T. (2018). Social beings: Core motives in social psychology (4th ed.). Wiley. Fiske, S. T., & Taylor, S. E. (2013). Social cognition: From brains to culture (2nd ed.). Sage. Graham Davies, S. (2010). Gender diversity in Indonesia: Sexuality, Islam and queer selves. Routledge. Glick, P., & Fiske, S. T. (1996). The ambivalent sexism inventory: Differentiating hostile and benevolent sexism. Journal of Personality and Social Psychology, 70(3), 491–512. Gross, J. J. (2015). Emotion regulation: Current status and future prospects. Psychological Inquiry, 26(1), 1–26. https://doi.org/10.1080/1047840X.2014.940781 Lerner, J. S., Li, Y., Valdesolo, P., & Kassam, K. S. (2015). Emotion and decision making. Annual Review of Psychology, 66, 799–823. https://doi.org/10.1146/annurev-psych-010213-115043 Mead, M. (1935). Sex and temperament in three primitive societies. William Morrow. Pessoa, L. (2008). On the relationship between emotion and cognition. Nature Reviews Neuroscience, 9(2), 148–158. https://doi.org/10.1038/nrn2317 Ridgeway, C. L. (2011). Framed by gender: How gender inequality persists in the modern world. Oxford University Press. Sakallı Uğurlu, N. (2002). Ambivalent sexism and attitudes toward women who engage in premarital sex in Turkey. The Journal of Sex Research, 39(4), 296–302. https://doi.org/10.1080/00224490209552157 Sakallı Uğurlu, N. (2016). Toplumsal cinsiyet: Psikolojik açıklamalar. İmge Kitabevi. Sakallı Uğurlu, N. (2018). Kadınlara yönelik tutumlar ve cinsiyetçilik. Nobel Akademik Yayıncılık. Schmader, T., Johns, M., & Forbes, C. (2008). An integrated process model of stereotype threat effects on performance. Psychological Review, 115(2), 336–356. https://doi.org/10.1037/0033-295X.115.2.336 Steele, C. M. (1997). A threat in the air: How stereotypes shape intellectual identity and performance. American Psychologist, 52(6), 613–629. https://doi.org/10.1037/0003-066X.52.6.613


