Çarşamba, Eylül 30, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Psikolojinin Muhalifleri

Psikolojinin Muhalifleri

Bu yazıda psikoloji ve psikiyatri camiası dışındaki büyük figürlerin psikolojiye olan tutumları ve görüşleri anlatılmaya çalışılmıştır. Bu yapılırken alt başlıklar halinde kişilerin tutumları ve görüşleri anlatılmaya çalışılmıştır.

Muhalifler

Bu figürlerin çoğu zihin ve davranışın bilimsel incelenmesine genel olarak karşı değildir. Belirli kurumları (psikiyatri hastaneleri vs.), belirli uygulamaları (teşhis genişlemesi), belirli kuramları (psikanaliz, davranışçılık, psikometri) veya epistemolojik iddiaları hedef alırlar.

A. Anti-Psikiyatri ve Kurumsal Güç Eleştirisi
• Michel Foucault – (Fransız filozof-tarihçi): Delilik ve akıl hastalığının tarihsel olarak değişen güç/bilgi rejimleri tarafından inşa edildiğini savunuyor; psikiyatri, zihnin tarafsız bir bilimi değil, disiplin ve hükümet aygıtı olarak işlev görür. Delilik ve ruh hastalığının tarihsel olarak güç/bilgi rejimleri tarafından kurgulandığını; psikiyatrinin nötr bir zihin bilimi değil, disipliner ve yönetimsel bir aygıt olduğunu savunur.
• Erving Goffman (Amerikalı sosyolog): Psikiyatri hastanelerinin “totaliter kurumlar” olarak hastaların kimliğini rutine bağlanmış uygulamalarla nasıl soyduğunu ve tedavi ettiği patolojinin çoğunu kendisinin ürettiğini savunur.
• Thomas J. Scheff (Amerikalı sosyolog): Akıl hocası Erving Goffman’ın izinden giderek psikoloji ve psikiyatri bilimine en ağır metodolojik darbeleri indiren Etiketleme Teorisi’nin (Labeling Theory) kurucusudur. Etiketleme teorisi, zihinsel hastalığın büyük ölçüde kural çiğneyenlere verilen ve daha sonra ayrı bir iç hastalıktan ziyade başkalarının tepkileri tarafından sürdürülen sosyal bir rol olduğunu savunur.
• Andrew Scull (Amerikan-İngiliz Tıp sosyoloğu ve bilim tarihçisi): Psikiyatrik tedavilerin modaya uygun, zorlayıcı tarihini kronolojik olarak anlatır; alanın zayıf kanıt tabanına ve kurumsal çıkarlara bağımlılığına vurgu yapar. Psikolojinin ve özellikle psikiyatrinin tarihini ‘büyük iddialar ve hüsranla sonuçlanan vaatler’ tarihi olduğunu savunur.
• Robert Castel (Fransız sosyolog): Psikolojiyi bireyleri özgürleştiren nötr bir bilim olarak değil; kapitalist sistemde toplumsal riskleri ve krizleri bireysel sorunlara dönüştüren yapısal bir araç olarak görür. Psikiyatrik gücün, risk yönetimi adı altında akıl hastanesine kapatılmanın ve gözetim altına alınmanın refah devletinde nasıl dönüştüğünü, sosyal kontrol aracı olduğunu savunur.

B. Tıbbileştirme (Medicalization) ve Teşhis Sosyolojisi Eleştirisi
• Ivan Illich (Avusturyalı-Amerikalı sosyal eleştirmen): Profesyonelleşmiş tıp ve terapiyi, insanların kendi başa çıkma kapasitelerine el koyarak bağımlılık ve iyatrojenik zararlar üreten “sakatlayıcı meslekler” olarak gördü.
• Irving K. Zola (Amerikalı tıbbi sosyolog): Tıbbi ve psikolojik otoritenin gündelik yaşamın daha fazla alanına yayılmasını toplumsal denetim işlevi gören “tıbbileştirme” kavramıyla ortaya koydu ve geliştirdi. Psikolojinin ve psikiyatri’nin insanı özgürleştiren bağımsız bilimler olduğu iddiasını reddeder. Bu disiplinlerin, modern toplumda dinin ve hukukun yerini alan, neyin “doğru”, “ahlaki” veya “normal” olduğunu belirleyen yeni yasal ve bilimsel yargıçlar olduğunu savunur.
• Allan V. Horwitz (Amerikalı sosyolog): Psikoloji biliminin en büyük metodolojik hatasının, insanın çevresel olaylara verdiği doğal ve normal duygusal tepkiler ile içsel/biyolojik bozuklukları birbirine karıştırması olduğunu savunur. Psikolojinin tanı kriterlerinin (DSM) ampirik ve biyolojik gerçekliklerden uzak, normal insan davranışlarının sınırlarını daraltarak yapay bir hastalık enflasyonu yarattığını savunur.

C. Psikolojinin Bilimsel Statüsüne Dair Eleştiriler
• Auguste Comte (Fransız filozof, pozitivizmin kurucusu): Bilimlerin hiyerarşik bir düzende ilerlediğini savunur ve bu merdivenin en tepesine sosyolojiyi koyar. Onun sisteminde bağımsız bir “psikoloji bilimi” diye bir şey yoktur ve olamaz. Comte, insanın kendi zihnini objektif olarak inceleyebileceği iddiasını metodolojik bir saçmalık olarak görür ve psikolojiyi tamamen reddeder. Comte’a göre bireysel zihin, ancak biyolojik bir yapı (beyin) ve toplumsal bir aynanın (sosyoloji) birleşimiyle anlaşılabilir; arada kalan “psikoloji” ise sadece bir illüzyondur. ‘Psikolojinin yöntemi metodolojik olarak kusurlu’ eleştirisinin ilk ve en sert halini savunmuştur.
• Immanuel Kant (Alman filozof): Psikolojinin hiçbir zaman fizik ya da kimya gibi gerçek/kesin bir bilim (exact science) olamayacağını ilan etmiştir. ‘Bir disiplinin gerçek bir bilim sayılabilmesi için, onun içinde matematiğin uygulanabileceği bir alanın bulunması gerekir. Psikolojinin konusu olan içsel deneyimler ve zihinsel durumlar (duygular, düşünceler) sadece zaman boyutunda akar, uzayda yer kaplamaz (mekansal değildir). Uzamsal olmayan bir şeyi matematiksel olarak formüle edemez, geometriyle gösteremez veya kesin kanunlara dökemezsiniz. Bu yüzden deneysel ruh öğretisi (psikoloji), hiçbir zaman gerçek bir doğa bilimi olamaz.’ diyerek kendinden sonraki muhaliflerinde en büyük temel dayanaklarından biri olmuştur.
• Georges Canguilhem (Fransız bilim filozofu): “Psikoloji Nedir?” makalesinde psikolojinin birleşik bir nesneden veya yöntemden yoksun olduğunu; klinik, istatistiksel ve felsefi uygulamaların istikrarsız bir karmaşası olduğunu savunur. Gerçek bir bilimin tutarlı ve istikrarlı bir nesneye sahip olması gerektiğini savunur.
• Georges Politzer (Fransız filozof): Döneminin psikolojisini (hem laboratuvar deneylerine dayanan pozitivist psikolojiyi hem de soyut zihin analizlerini) “soyut psikoloji” olarak adlandırır ve reddeder. Akademik, içe dönük psikolojiyi soyut bir ideoloji olarak eleştirir ve materyalist bir ‘somut psikoloji’ çağrısında bulunur.
• Ludwig Wittgenstein (Avusturyalı-İngiliz filozof): Psikolojinin, deneysel yöntemlerin çözemeyeceği kavramsal bir kafa karışıklığından muzdarip olduğunu savundu; psikanalizi test edilmiş bir bilimden ziyade güçlü bir mitoloji olarak gördü. Sorunun deney eksikliği değil kavramsal netlik eksikliği olduğunu savunur.

D. Bilim, Felsefe veya Edebiyat Olarak Psikanaliz Eleştirisi
• Karl Popper (Avusturyalı-İngiliz bilim filozofu): Psikanalizi, her türlü kanıtı kendine uydurabilen, yanlışlanamaz sahte bilimsel kuram paradigması olarak gösterdi. Popper, psikolojik teorilerin en büyük zayıflığının “her şeyi açıklayabilme yetenekleri” olduğunu söyler. Psikanaliz ve Bireysel Psikolojiyi deneysel bir bilim olarak görmeyi reddetmiştir.
• Adolf Grünbaum (Alman-Amerikalı bilim filozofu): Popper’ın basit yanlışlanabilirlik suçlamasını reddeder, ancak psikanalitik iddiaların uygun klinik veya deneysel onaydan yoksun olduğu daha titiz bir vaka ortaya çıkarır. Grünbaum’a göre psikanalin sorunu “yanlışlanamaz” olması değil, doğruluğuna dair elimizde güvenilir bilimsel kanıt olmamasıdır. Klinik ortamda (terapide) elde edilen hiçbir veri telkin ve plasebo yüzünden epistemolojik olarak şüpheli olduğundan psikolojik teorilerin bilimsel kanıtı olamayacağını savunur.
• Ernest Gellner (İngiliz-Çek filozof ve antropolog): Psikanalitik hareketi, muhalefet üzerinde rahip benzeri kurumsal kontrole sahip, seküler, kendi kendini bağışıklaştıran yarı bir din olarak tasvir eder. Kapalı bir düşünce sistemine sahip ideoloji olarak görür.
• Frederick Crews (Amerikalı edebiyat eleştirmeni): Gençlik yıllarında kendisinin de Freudyen bir edebiyat eleştirmeni (psikanaliz müridi) olması, ancak daha sonra bu doktrinin iç yüzünü görerek hayatının geri kalanını Freud efsanesini yıkmaya adamıştır. Freud’un bilimsel ve klinik güvenirliğini ve “geri kazanılmış bellek” terapisini ifşa eden önde gelen isimlerden biridir. Psikanalizin arşiv verilerini çarpıtan, hastaları manipüle eden ve ampirik kanıttan yoksun olan tarihi bir şarlatanlık ve sahte anı endüstrisi olduğunu savunmuştur.
• Gilles Deleuze (Fransız filozof): Psikanalizin Ödipal arzu modelini kapitalist baskının suç ortağı olarak görüp reddeder. Arzuyu aile içine hapseden, insanı sisteme uydurarak evcilleştiren kapitalist bir hadım etme ve kontrol aracı olduğunu savunur. Özgürleştirici bir alternatif olarak “şizoanalizi” önerir.
• Karl Kraus (Avusturyalı yazar ve gazeteci): Psikanalizin kendisinin iyileştirdiğini iddia ettiği ruh hastalığı olduğuna dair ünlü ifadeyi ortaya attı; “Psikanaliz, tedavisi olduğunu iddia ettiği o ruhsal hastalığın ta kendisidir.” Kraus, psikologları ve psikanalistleri insan ruhunu soyan, kirleten ve onun gizemini rasyonalize etmeye çalışan birer “entelektüel röntgenci” olarak görür.
• Vladimir Nabokov (Rus-Amerikalı romancı): Freud’u, sembol avcılığıyla her rüyayı aynı kaba hikayeye dönüştüren indirgemeci bir “Viyana şarlatanı” görerek lanse etti. Her insan zihninin tamamen eşsiz, taklit edilemez ve formüle edilemez olduğunu savunur. Psikolojinin insanı ahlaki sorumluluktan kaçıran ve suçları patolojikleştiren yapay bir kılıf olduğunu savunur.
• Peter Medawar (İngiliz biyolog): Doktriner psikoloji akımlarını ve psikanalizi “20. yüzyıl entelektüel düşüncesinin en büyük ve en hüsran verici sahtekarlığı” olarak tanımlar. Ona göre bu tür psikoloji ekolleri, bilimin dilini ve taklitlerini kullanan ama özünde bilimsellikle hiçbir bağı olmayan yapay kurgulardır. Freud ve takipçilerinin yarattığı psikoloji dünyasını bilim değil, bir tür “mitobiyoloji” (biyolojik terimlerle süslenmiş mitoloji) olarak adlandırır. Psikoterapilerin ve analizlerin hastaları gerçekten “iyileştirdiğine” dair hiçbir nesnel, istatistiksel ve kontrollü kanıt olmadığını savunur.
• Alan Sokal (Amerikalı fizikçi ve matematikçi): Lacan da dahil olmak üzere önde gelen teorisyenlerin, zihin hakkındaki psikanalitik iddialarıyla gerçek bir bağlantısı olmadan, gerçek matematiksel ve fiziksel kavramları bir süs olarak nasıl ödünç aldıklarını gösterir. Bilimsel görünmek için fiziğin ve matematiğin denklemlerini taklit eden, kötü matematik kullanan bir jargon illüzyonu olduğunu savunur.
• Alasdair MacIntyre (İskoç-Amerikalı filozof): Ahlaki sorgulamayı dışlayıp insanı sadece teknik verimliliğe göre ayarlayan ve erdemlerin yerini alan bireyci bir terapi kültürünü eleştirir. İnsanın eylemlerinin ve güdülerinin ampirik fiziğin neden-sonuç yasalarıyla (determinizmle) açıklanamadığını savunur. Psikoloji, insanı biyolojik bir makine gibi açıklamaya çalışırken onun niyet, amaç ve rasyonel gerekçelerle hareket eden bir özne olduğunu ıskaladığını savunur.

E. Psikoloji İçindeki Belirli Bir Paradigmanın Eleştirileri
• Noam Chomsky (Amerikalı dilbilimci ve filozof): B.F. Skinner’ın radikal davranışçılığının egemen psikoloji ekolü olduğu dönemde Chomsky, 1959 yılında Skinner’ın Verbal Behavior (Sözel Davranış) kitabına yazdığı tarihi eleştiri makalesiyle bu ekolü entelektüel olarak çökertti. Skinner’ın kitabına yazdığı eleştiri ile radikal davranışçılığı yıktı ve bilişsel devrimi tetiklemeye yardımcı oldu.
• Stephen Jay Gould (Amerikalı paleontolog ve deneme yazarı): Psikometrinin tek bir zeka faktörünü (“g”) somutlaştırmasını ve IQ testlerinin biyolojik determinizm ideolojisine hizmet ettiğini savunarak kullanımlarını eleştirir. Evrimsel psikolojinin insan davranışlarını ve psikolojik yapılarını tamamen “evrimsel adaptasyonlar” (doğal seçilim ürünleri) olarak açıklamaya çalıştığını savunmuş ve buna karşı çıkmıştır.
• David Buller (Amerikalı bilim filozofu): Evrimsel psikolojinin özel metodolojisine ve sabit, Pleyistosen’e göre uyarlanmış bir zihin anlatısına karşı çıkmıştır. Evrimsel psikolojinin en büyük amacı evrensel bir “insan doğası” keşfetmektir. Buller ise biyolojik evrimin tek tipleştirici değil, çeşitlilik yaratıcı bir süreç olduğunu hatırlatır. Eğer evrim felsefesini doğru anlarsak, evrensel ve sabit bir “insan doğası” arayışından ve hatta bu kavramın kendisinden tamamen vazgeçilmesi gerektiğini savunur.

F. “Terapi Kültürü” Eleştirileri
• Philip Rieff (Amerikalı sosyolog): İnsanlık tarihi boyunca baskın olan karakter tiplerinin (arketiplerin) evrimini inceler ve modern dönemin tamamen psikoloji tarafından ele geçirildiğini iddia eder. Psikoloji ve terapinin modern dünyada dinin yerini aldığını savunur. Modern psikolojinin tüm yasakları, suçluluk duygularını ve toplumsal baskıları birer “hastalık kaynağı” (nevroz sebebi) olarak gördüğünü ve bunları ortadan kaldırmaya çalıştığını savunur. Psikolojinin bu sınırsız özgürlükçü ve terapötik yaklaşımının, medeniyeti ayakta tutan ahlaki ve kültürel temelleri tamamen aşındırdığı uyarısında bulunur.
• Eva Illouz (İsrail-Fransız sosyolog): Modern terapi kültürünü kapitalizmin insan ruhunu ele geçirmek ve sömürmek için kullandığı en güçlü ideolojik araç olarak görür. Terapi kültürünün modern topluma en büyük zararının, politik ve yapısal sorunları bireysel ve psikolojik birer yetersizlikmiş gibi sunması olduğunu savunur. Terapi dilinin (kendini ifade etme, duygusal farkındalık, empati jargonu), eğitimli orta ve üst sınıflar için modern dünyada yeni bir kültürel üstünlük ve sınıfsal ayrıcalık aracı haline geldiğini savunur.
• Christopher Lasch (Amerikalı tarihçi): Terapi kültürünün tüketimci, kırılgan, kendiyle meşgul bir “narsist” kişilik tipi ürettiğini savunur. Ailenin ve topluluğun bağımsızlığını yok eden, insanı uzmanlara bağımlı kılarak olgunlaşmasını engelleyen bir “narsisizm kültürü” ve “terapi devleti” aygıtı olduğunu savunur.
• Barbara Ehrenreich (Amerikalı gazeteci ve yazar): Pozitif psikoloji ve kişisel gelişimin hastaları suçladığını ve yapısal sorunları maskelediğini savundu. Pozitif psikolojinin kurumsal Amerika ve neoliberal kapitalizm tarafından “işten çıkarmaları ve sömürüyü meşrulaştırmak” için ithal edildiğini, terapi kültürünün sürekli olumlu düşünme zorunluluğu “zoraki iyimserlik” dayattığını savunur.

G. Metodolojik Eleştiri
• John Ioannidis (Yunan-Amerikalı doktor ve meta-araştırmacı): Psikoloji araştırmalarında sıklıkla kullanılan hipotez testlerinin ve istatistiksel yöntemlerin metodolojik zaaflarla dolu olduğunu savunur. İstatistiksel modellemelerle kanıtladığı üzere, psikoloji literatüründe “bilimsel keşif” veya “büyük başarı” olarak yayımlanan çalışmaların çoğunluğu aslında sahte pozitif (false positive), yani tamamen rastlantısal yanılsamalardan ibaret olduğunu savundu. Yayınlanan araştırma bulgularının çoğunun neden yanlış olduğunu istatistiksel olarak gösterdi ve krizin sembol ismi oldu. Psikologların veri toplama ve analiz etme süreçlerindeki aşırı esnekliğini eleştirir.
• Ian Hacking (Kanadalı bilim filozofu): Psikolojinin en büyük hatasının insanı ve zihinsel hastalıkları fizik dünyasıyla aynı kefeye koyması olduğunu söyler. Psikiyatrik sınıflandırmaların (çoklu kişilik, geçici akıl hastalıkları) etiketledikleri insanlarla nedensel olarak nasıl etkileşime girdiğini yani ‘Döngüsel Etki (Looping Effect)’ oluşturduğunu savunur. Psikolojinin ve psikiyatrinin sadece var olan hastalıkları teşhis etmediğini, ürettiği kategorilerle “yeni insan türleri imal ettiğini” ileri sürer.

Yasincan Yıldırım
Yasincan Yıldırım
19 Temmuz 2002 İstanbul doğumlu Yasincan Yıldırım, lisans eğitimini Üsküdar Üniversitesinde tamamlamıştır.Şuanda bir Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinde çalışmakta.Psikoloji disiplinine katkı sağlamak amacıyla yazarlık yapmaktadır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar