Perşembe, Nisan 9, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Karen Horney: Karanlığa Tutulan Meşale

İnsanlığın yaratılışından bu yana değişmeyen nadir şeylerden biri, kadınların sesindeki derin sessizlik. Yaklaşık 4,5 milyar yaşında olan dünyamızda onlarca ses arasından susturulup bastırılmış bir ses. Sessizliğin arasından sızan fısıltılar sadece itaat seslerinden ibaret. 21. yüzyılda bile direniş gösteren bir savaş, kadınların varlığını dünyaya ispat etme çabası. İkinci el bir itaat unsuru değil bir birey olma mücadelesi; 4,5 milyar yıldır hala ve hala acınası bir biçimde devam etmekte.

Bilim dünyasının formüllerinden sıyrılıp insan zihni ve davranışlarını anlamlandırma çalışmalarıyla bilime yeni bir kapı aralayan psikoloji bilimi bile, dünyanın karanlık eril düzenine boyun eğmiş. Kadınların varlığını “eksiklik” veya “penis kıskançlığı” olarak tanımlamaktan geri durmamıştır. Bilim, karanlık dünyamızı aydınlatma çabalarına son sürat devam ederken, karanlığa hapsolan kadın seslerinin üzerine bir de kendisi kapı kapatmıştır. Karanlık kapıların ardından elindeki meşalelerle dimdik yürüyen kadınlardan biri de Karen Horney’dir.

Karen Horney’in Yolculuğu

Horney, 1885 yılında Almanya’nın Hamburg ilinde soğuk bir evde dünyaya geldi. Babası oldukça yaşlı, suratsız bir gemi kaptanıydı. Annesi genç, yaşam dolu bir kadındı ama Horney’i dışlayarak abisini el üstünde tutuyordu. Çocukluğu boyunca dış görünüşü ve zekâsı ile aşağılanmış ve şiddetli değersizlik duygusuna maruz bırakılmıştı.

Genç bir kız olan Horney, babasının tüm itirazlarına rağmen Berlin Üniversitesinde Tıp eğitimi aldı. Kariyer hayatının ilk adımını atmıştı Horney fakat bir kadın olarak mezun olduktan sonra evlendirildi ve 3 kız çocuğu sahibi oldu. Evliliği boyunca kendisini depresif ve mutsuz hissediyordu. Evliliğinden alamadığı tatminsizlik sonucunda eşinden boşandı ve kendini kabul görmeye dair arayışları devam etti. Belki de toplum tarafından cinsiyetine dayatılan roller ve bu rollere sığmayan ruhu arasında sıkışıp kalan özünü bulma arayışıydı, bu yolculuğu.

Kariyer hayatına Berlin Psikanaliz Enstitüsünde muhafazakâr psikanaliz eğitimi alarak ve aynı fakültede çalışmalar yaparak devam etti. Burada kadın kişiliği hakkında yaptığı çalışmalar, dünyanın karanlık köşesinden yükselen ışığın ilk yansımaları oldu.

Daha sonraki yıllarda New York Psikanaliz Enstitüsüne öğretim görevlisi olarak gelen Horney, yaptığı çalışmalarıyla muhafazakâr Freud’cu teorileri karşı oluşan zıtlık, buradaki çalışmalarına son vermesine sebep oldu. Bu enstitüden ayrılması kendi kurallarını kendisinin yazabileceği Amerikan Psikanaliz Enstitüsünü kurmasına neden oldu. Horney artık sadece bir akademisyen değil; karanlıkta kendi yolunu aydınlatmak için meşalesini göğe kaldıran kadınlara dahil olmuştu (Schultz ve Schultz, 2007).

Freud’a Başkaldırı: Rahim Kıskançlığı

Çalışmalarının ilk yıllarında Freud’un düşüncelerine destek veriyordu fakat ilerleyen zamanlarda bu durum değişim göstermeye başlamıştı. Freud dönemin zeitgeistlerinin etkisi ile ortaya attığı teorileri, yeni döneminkileri karşılayamıyor ve eksik kalıyordu. Hem dönem hem de mekân olarak farklı koşullarda çalışmalar yapmaları Horney ve Freud’u birbirinden ayırmıştı. Horney bu farklılıklardan yola çıkarak kişilik gelişimlerini biyolojik bir nedenlerden ziyade çevresel faktörlere bağlıyordu.

Horney, Freud’un cinsel üstünlük düşüncesiyle ortaya attığı “penis kıskançlığı” kavramını kabul etmemiş ve buna karşılık rahim kıskançlığı kavramını öne sürmüştür. Horney, erkeklerin kızgınlık, kadınları hor görme, aşağılama davranışlarının sebebini rahim kıskançlığının bir getirisi olduğunu düşünmüştü. Horney’e göre bu davranışların ana sebebi rahmin yaratıcı gücünün erkeklerdeki eksikliğinin getirdiği aşağılık kompleksiydi (Schultz ve Schultz, 2007). Kimsenin kendini kanıtlamasına gerek olmayan dünyada, insanoğlu kendini kanıtlama çabası uğruna kadınları susmaya, erkekleri de bağırmaya mecbur bırakmıştı.

Temel Anksiyete Teorisi: Soğuk Ev

Sevgisiz, soğuk bir evde büyüyen Horney, çalışmalarını kitaplardan edindiği teorik bilgilerden ziyade kendi hayat hikayesinden edindiği tecrübelerle yazmıştır. Psikanaliz ile olan yolculuğunun da ilk adımları tam da bu karanlık evde kendini göstermiştir. Sevgisizlik içinde büyüdüğü ev, gelecek yıllarda ortaya koyacağı temel anksiyete teorisinin temellerini oluşturmuştur.

Temel anksiyete teorisi, yani kaygı; bireyin kendi kişiliğini keşfetmesi için çıktığı yolun ketlenmesi sonucu ortaya çıkar. Çocuğun kendi evinde beklentileri karşıladığında sevgiyi elde edebilmesi, tutarsızlık ve değersizlik duygusuna sık sık maruz bırakılması, kendini keşfetme yolunun kapanması için konulan taşları ifade eder (Kavut, 2018). Bireyin çevresinden gördüğü tepkilerle kendini gösteren kaygı, doğuştan bir tepkiden ziyade çevresel faktörlerin bir sonucu olarak kendini gösterir. İlk çocukluk yıllarında ortaya çıkması Horney ile Freud’un ayn noktada birleştiğini gösteriyordu fakat Horney görüşüne, insanın değişen bir varlık olduğunu ekleyerek bu fikre yeni bir boyut kazandırmıştır (Schultz ve Schultz, 2007).

Kız çocuklarına dayatılan toplumsal yalnızlık, dünyada kadının kaygısının aslında varoluşsal değil, çevresel bir dayatma sonucu olabileceğini öne sürüyor. Kadınların hep bir sevgiye muhtaçmış gibi gözükmesi, yalnız kalmasın adı altında ruhunun yalnız bırakılması; “Kadın dediğin” diye atfedilen roller sonucu oluşan “Kadın” algısı, biyolojik farklılıkların bir sonucu olmaktan çıkıp, temel kaygının sonucu olarak ortaya çıkan savunma mekanizmalarıdır. Horney’in Temel Anksiyete teorisine göre, kız çocuklarına dayatılan “bağımlılık” güvensiz dünyanın içinde hayat mücadelesi veren kadınların görülmeyen çabasıdır.

Nevrozların Ardındaki Maskeler

Horney’in Temel Anksiyete teorisinin savunma mekanizması olarak bizleri karşılayan nevrozlar, bilinçaltının bireyi korumaya çalıştığı son aşamalarıdır. Sosyal çevreden öğrenilen anksiyete sonucu oluşan duygularla baş edebilmek için birey yeni davranışlar geliştirir ve bu davranışlar kişiliğin bir parçası haline gelir. Anksiyeteye karşı geliştirilen davranışlar, kişiliğin değişmez bir parçası haline gelirse bu duruma nevrotik ihtiyaçlar adı verilir (Schultz ve Schultz, 2007).

Nevrozlar aslında kadınlara takılan “Fedakâr”, “Zarif”, “Bağımlı”, “İtaatkâr” maskelerin kabul görmesinin bir sonucudur. Kadınlara küçüklükten dayatılan kalıplara bir tepki olarak oluşan bu davranışlar nesilden nesle aktarılan nevrozların en basit örneklerindendir. Kadınların, en temel ihtiyaç olan sevgi için gösterdikleri çaba kendi özlerindeki özgür, eşit bir birey olma için verdikleri mücadelenin sessiz adımlarıdır belki de.

Karen Horney’in o soğuk evde yaktığı kıvılcımın binlerce meşaleye yol göstermesi kadınların asıl gücünün kendi özlerinde olduğunun en güzel kanıtıdır. Horney’in de dediği gibi insan değişen bir varlıktır ve bir gün o karanlıktan yanmaya cesaret eden bir meşale günün birinde binlerce meşalenin yanmasına sebep olabilir. Geçmişten günümüze meşalelerin artmasıyla, ayak seslerinin yükselmesiyle oluşan melodi; kendini aydınlıkta sanan kör bireylerin, kendi karanlıklarında yarattıkları sessizliği bozmaya yeter.

Kaynakça

Kavut, S. (2018). Karen Horney ve nevrotik kişilik üzerine bir araştırma: Blue Jasmine örneği. Uluslararası Sosyal Araştırma Dergisi, 11(55), 512-524. DOI: 10.17719/jisr.20185537224

Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2007). Modern psikoloji tarihi (Y. Aslay, çev.). Kaknüs Yayınları.

Vildan Solkol
Vildan Solkol
Vildan Solkol, psikoloji lisans eğitimine devam eden bir öğrencidir. İnsan zihninin ve duyguların iç dünyadaki etkilerini anlamaya ilgi duymaktadır. Kişisel gelişim, farkındalık ve duygusal denge üzerine düşünmeyi önemser. Üniversitesinde yer alan psikoloji topluluğunda bir yıl aktif görev almış, gönüllü olarak bir rehabilitasyon merkezinde staj yapmıştır. Şu anda Söylenti Dergi’de yazar olarak yer almakta ve bireylerin kendilerini tanıma süreçlerine katkı sunmayı hedeflemektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar