Kaybolan Canlılık ve Hüzünlü Dünyamız
Eski fotoğraf albümlerini karıştırırken ya da 90’lar ve 2000’lerin başındaki kıyafetlere, eşyalara ve oyuncaklara baktığınızda dikkatinizi en çok ne çekiyor? Benim gözüme ilk çarpan şey o cesur canlılıkları oluyor. Parlak kırmızı renkler, neon yeşiller, capcanlı sarılar… Çocukluğumuzun günlük dünyası sanki devasa bir renk paletinden fırlamış gibiydi. Şekerleme paketlerinden oyuncaklara kadar her şey cıvıl cıvıl, neşeli ve nefes alırcasına canlıydı. Bugünün dünyasında ise her şey ağır ağır soluklaşmış, yerini monokrom tonlara saldığını duyumsar gibiyim. Sokak arabalarının neredeyse pek çoğu siyah, beyaz veya gri; evlerimizin içi krem, bej veya antrasit tonlarında; çocuk oyuncakları bile kendini hüzünlü bir bej rengine teslim etmiş durumda. Peki, dünyamızın renkleri fiziksel olarak solarken, acaba psikolojik olarak zihnimizde neler oluyor? Bu estetik soluklaşma, aslında modern insanın ruh halinin sessizce dışarıya sızması olabilir mi?
Bilişsel Yüklenme ve Görsel Sessizlik
Psikolojik anlamda renk yalnızca görsel bir veri değil, aynı zamanda oldukça yoğun bir uyarıcı görevi de görür. İnsan beyni, canlı ve hareketli renkleri belleğimize işlerken çok daha yoğun bir enerji harcar. Günümüzün modern insanı ise, çağlar boyunca hiç alışık olmadığı kadar yoğun ve fazlaca bir uyarıcı bombardımanı altındadır. Akıllı telefonlarımızdan gelen yüzlerce bildirim, sosyal medyada kaydırdığımız onlarca gönderi şelalesi ve her gün yeni bir kriz gündeminin hâkim olduğu dünyada, zihnimizde kocaman bir bilişsel yüklenme yaratır.
Zihnimiz dijital dünyada o kadar yorulur ve tükenmeye başlar ki, fiziksel dünyada sığınacak bir görsel sessizlik ararız. Evimizin bej tonlarında kaplamamızın, gri koltuklar ve monokrom kıyafetler seçmemizin altında yatan temel psikolojik güdülerden biri de budur. Renkleri hayatımızdan yavaş yavaş çıkartarak, aslında dış dünyanın gürültüsünü birazcık da olsa kısmaya ve zihnimize nefes aldırabilecek bir sığınak yaratmaya çalışırız.
Duyusal Uyuşma ve Kromofobi
Renkler dış dünyayı algılayan duyularımızın en ilkel ve neredeyse evrensel dilidir. Kırmızı ihtiras ve öfkeyi, sarı neşeyi ve canlılığı, turuncu ise heyecanı temsil eder pek çok kültürde. Çocukluğumuzun doğası gereği bu duyular oldukça yoğun, kontrolsüz ve canlı yaşanır, tıpkı çocukluğumuzun renkleri gibi. Ancak yetişkinlik modunda toplum genellikle duyuların bastırıldığı, soğukkanlılığın ve profesyonelliğin değer gördüğü ve yüceltildiği bir evrene dönüşür.
Bugün mimariden modaya pek çok yeri ele geçiren bu renksizlik ve soğukluk, psikolojideki duyusal uyuşma halinin birer ayna yansımalarıdır. Günümüz toplumunda yoğun, karmaşık ve anlaması zor duygulardan kaçmaya çalışıyoruz. Renk mimarisi literatüründe “kromofobi” (renk korkusu) olarak da bilinen bu durum aslında içimizde kopan fırtınaları dışarı yansıtmaktan, dikkat çekmekten ve fazla görünmekten duyduğumuz gizli bir korkudur. Grilere ve bejlere bürünerek, aslında kendi duygusal iniş çıkışlarımızı askıya alıyor ve çevremize “Ben iyiyim her şey yolunda!” illüzyonunu yaratıyoruz.
Çocukluğu Evcilleştirmek
İşin en çarpıcı kısmı ise bu soluklaşmanın çocukların dünyasına da yavaş yavaş sızmış olması. Gelişim psikolojisi, çocukların dengeli bir beyin gelişimi için çeşitli ve canlı uyarıcılara ihtiyaç duyduğunu söylüyor. Ancak günümüz ebeveynleri kendi estetik anlayışlarını ve zihinsel süzgeçlerini çocuklarına da yansıtarak onlara bej renkli oyuncaklar, tekdüze renkli kıyafetler ve renkleri çekilmiş oyun alanları bahşediyor. Bu durum, çocuğun o dizginlenemeyen taşkın, enerjik ve dağınık doğasını yetişkinlerin düz dünyasına uydurma çabasını doğuruyor; yani diğer bir anlamda buna çocuğu modern dünyada evcilleştirme çabası da diyebiliriz.
Bunun ardında yatan diğer psikolojik faktör ise riskten kaçınma güdüsü. Sürekli belirsizlik ve krizlerin yaşandığı günümüz dünyasında kırmızı bir araba veya sarı bir palto gibi dikkat çeken bir renk seçmek psikolojik bir risk almaktır. İnsanlar, yanlış yapma korkusu ile en güvenli ve dikkat çekmeyen, diğer insanlarla uyumlu olabilecekleri o renksizliği tercih etme eğilimindedirler. Renksizlik, modern insanın trajikomik bir hayatta kalma stratejisine evrilmiştir.
Rengimizi Geri Kazanmak
Dünyanın her geçen gün daha da soluklaşmasını, dümdüz bir minimalizm trendi olarak okumak yerine bunu aşırı yorulmuş, risk almaktan çekinen ve duygularını bastırmaya çabalayan bir toplumun sayfalarını okurcasına yorumlamalıyız. Çocukluğumuzun o canlı ve gösterişli renkleri aslında düşünmeden yaşamayı, düşmekten ve hata yapmaktan korkmamayı ve hislerimizi filtreden geçirmeden anlatmayı temsil ediyordu. Belki de hayatımıza o canlı renkleri yeniden ufak detaylarla da olsa dahil etmeye çalışmak sadece bir estetik tercih değil, içimizde kaybolmuş olan o çocuğa, hayata karşı duyduğumuz cesur tutkuya ve eski canlılığımıza geri dönme çabasıdır. Çünkü renklerimizi kaybetmek bir süre sonra benliğimizi de kaybetmektir.
Kaynakça
- Batchelor, D. (2000). Chromophobia. Reaktion Books.
- Elliot, A. J., & Maier, M. A. (2014). Color psychology: Effects of perceiving color on psychological functioning in humans. Annual Review of Psychology, 65, 95-120.
- Kaplan, S. (1995). The restorative benefits of nature: Toward an integrative framework. Journal of Environmental Psychology, 15(3), 169-182.
- Sweller, J. (1994). Cognitive load theory, learning difficulty, and instructional design. Learning and Instruction, 4(4), 295-312.
- Wachs, T. D. (1979). Proximal experience and early cognitive-intellectual development: The physical environment. Merrill-Palmer Quarterly, 25(1), 3-41.
