Koşullu Özdeğer: Değerli Hissetmek İçin Yeterli Olmak
“Kendinizi sevmeniz için önce neyi başarmanız gerekiyor?” Bir diploma mı, kusursuz bir beden mi, kusursuz bir ev hanımı veya anne olmak mı, başarılı bir kariyer mi, yoksa bir başkasının sizi seçmesi mi? Bazen fark etmeden kendi değerimizi bir koşula bağlarız. Başardığımızda kendimizi yeterli, beğenildiğimizde güzel, sevildiğimizde değerli hissederiz. Fakat o koşul ortadan kalktığında, kendimize verdiğimiz değer de sarsılmaya başlar. Psikolojide bu durum koşullu özdeğer (contingent self-worth) kavramıyla açıklanır. Kişinin kendilik değerini belirli alanlardaki başarılarına, görünüşüne, ilişkilerine veya başkalarının değerlendirmelerine bağlamasıdır. Böylece “Ben değerliyim” düşüncesi, farkında olmadan “Ben ancak yeterince iyi olursam değerliyim” düşüncesine dönüşür. Peki, insan kendi değerini neden başkalarının koyduğu ölçütlerle belirlemeye başlar? hikâye sandığımızdan çok daha önce, çocuklukta başlayabilir. Bir çocuğun aldığı ilk aferinle, ilk kıyaslamayla, ilk “Bak, kardeşin nasıl yapıyor?” cümlesiyle… “Sınavdan yüksek alırsan seninle gurur duyarım”, “Kız çocuğu böyle davranmaz”, “Uslu durursan seni daha çok severim”, “Böyle devam edersen kimse seni istemez veya seninle evlenmez” gibi cümleler, yetişkin için yalnızca birer uyarı ya da beklenti gibi görünebilir. Ancak çocuk bunları zamanla kendisi hakkında birer ölçüte dönüştürebilir. Sevilmenin iyi notlar almakla, kardeşinden veya kuzeninden daha başarılı olmakla; iyi bir kız çocuğu olmanın ise belirli kurallara uymak, uslu davranmak ve başkalarının beklentilerini karşılamakla ilişkili olduğunu öğrenebilir. Böylece çocuk, davranışlarıyla kendi değeri arasında bir bağ kurmaya başlayabilir. Başarılı olduğunda takdir edilen, hata yaptığında hayal kırıklığıyla karşılaşan; sessiz ve uslu olduğunda “iyi”, itiraz ettiğinde “zor” olarak nitelendirilen bir çocuk, zamanla kendisini olduğu hâliyle değerlendirmek yerine, sergilediği davranışlar üzerinden değerlendirmeye başlar. Üstelik bu koşullar yalnızca başarıyla sınırlı değildir. Bazı çocuklar güzel görünmenin, bazıları herkesi memnun etmenin, bazıları ise aile içinde sorumluluk almanın değerli olmakla eş anlamlı olduğunu öğrenebilir. Özellikle kız çocuklarına “iyi bir kız”, “iyi bir eş” veya ileride “iyi bir anne” olmanın fedakârlık, uyum ve kusursuzluk gerektirdiği mesajı verildiğinde, çocuk kendi ihtiyaçlarından önce başkalarının beklentilerini karşılamayı öğrenebilir. Çocuklukta tekrar tekrar karşılaşılan bu mesajlar, zamanla dışarıdan gelen beklentiler olmaktan çıkar ve kişinin kendi iç sesi hâline gelir. Bir zamanlar ebeveynin söylediği “Daha başarılı olmalısın”, “Daha uslu olmalısın” veya “Böyle davranırsan kimse seni sevmez” cümleleri, yetişkinlikte kişinin kendisine söylediği “Yeterince başarılı değilim”, “Herkesi memnun etmeliyim” ya da “Böyle görünürsem kimse beni istemez” düşüncelerine dönüşebilir. Bu yüzden bazı insanlar başarısız olduklarında yalnızca “Başarısız oldum.” demez; “Ben yetersizim.” diye düşünür. Bir ilişkinin bitişini yalnızca bir ilişkinin sona ermesi olarak değil, “Demek ki sevilmeye değer değilim.” şeklinde yorumlayabilir. Bir sınavdan düşük aldığında yalnızca notunu değil, zekâsını ve yeterliliğini sorgulayabilir. Oysa başarısız olmak, değersiz olmak değildir. Bir ilişkinin bitmesi, sevilmeye layık olmadığınız anlamına gelmez. Bir sınavdan düşük almak, daha az zeki olduğunuzu; hata yapmak, kötü bir insan olduğunuzu; herkesi memnun edememek ise sevilmeye değer olmadığınızı göstermez. Bu nedenle koşullu özdeğer yalnızca çocuklukta yaşanan bir deneyim olarak kalmaz; kişinin yetişkinlikte kendisiyle kurduğu ilişkiye de taşınır. Başarı geldiğinde yükselen, başarısızlıkta düşen; kabul gördüğünde güçlenen, reddedildiğinde sarsılan bir özdeğer anlayışı oluşur. Hayatının birçok alanında başarılı olduğu hâlde kendini yeterli hissedemeyen insanların yaşadığı şey de çoğu zaman budur. Çünkü mesele artık gerçekten başarılı olup olmamak değil, başarının kişinin kendisi hakkında ne anlama geldiğidir. Oysa bir insanın başarısı, görünüşü, ilişkileri, aldığı onay ya da başkalarının onu seçip seçmemesi ile insan olarak taşıdığı değer aynı şey değildir. Belki de yıllardır cevaplamaya çalıştığımız soru yanlıştır. “Yeterince iyi miyim?” sorusu değil; “Kendimi değerli hissetmek için neden sürekli yeterince iyi olmak zorundayım?” olmalıdır. En büyük farkındalık ise insanın hayatı boyunca kazanmaya çalıştığı değere aslında en başından beri sahip olduğunu fark ettiği yerde başlayabilir. Çünkü insan, değerini kanıtladığı için değil; var olduğu için değerlidir.
