“Bunu söylememe gerek olmamalıydı.”
“Beni gerçekten tanısaydı neden kırıldığımı anlardı.”
“Sevseydi, şu an neye ihtiyacım olduğunu bilirdi.”
Bu cümleler aslında romantik ilişkilerde oldukça tanıdıktır. Bazen partnerimizden yalnızca bizi dinlemesini ya da yanımızda olmasını değil, ne hissettiğimizi biz söylemeden fark etmesini de bekleriz. Hatta bunu ilişkinin gücünü gösteren bir işaret gibi görebiliriz: Beni ne kadar iyi tanıyorsa, neye ihtiyacım olduğunu da o kadar kolay anlamalıdır.
Elbette sevdiğimiz kişinin yüzümüzdeki değişikliği fark etmesini, sesimizden iyi olmadığımızı anlamasını ya da zor bir gün geçirdiğimizde bize destek olmasını istemek doğaldır. Sorun, bu isteğin zamanla sessiz bir sınava dönüşmesiyle başlar.
Bir taraf neye kırıldığını söylemez. Diğer tarafın bunu fark etmesini bekler. Fark edilmediğinde ise yalnızca yaşanan olay değil, ilişkinin tamamı sorgulanmaya başlanabilir:
“Demek ki beni önemsemiyor.”
“Bunca zamandır birlikteyiz, hala beni tanımıyor.”
“Ben onun ne hissettiğini anlıyorum, o neden beni anlamıyor?”
Oysa karşımızdaki kişi, bizim için son derece açık görünen bir şeyi gerçekten fark etmemiş olabilir.
İlişkilerde zihin okuma beklentisi, kişinin duygu, düşünce ve ihtiyaçlarının açıkça ifade edilmese bile partneri tarafından anlaşılması gerektiğine inanmasıdır. Eidelson ve Epstein (1982), çift ilişkilerindeki işlevsel olmayan inançları ele aldıkları çalışmalarında, partnerlerin birbirlerinin zihnini okuyabilmesi gerektiği düşüncesini ilişkiyi zorlaştırabilen inançlardan biri olarak değerlendirmiştir.
Üstelik bu beklenti her zaman konuşmak istememekten kaynaklanmaz. Bazen kişi, ihtiyacını doğrudan dile getirmekten çekinir.
“Biraz daha ilgine ihtiyacım var” demek göründüğü kadar kolay olmayabilir. Çünkü bu cümleyi kurduğumuz anda alacağımız yanıtla da karşı karşıya kalırız. Ya fazla talepkar bulunursak? Ya ihtiyacımız önemsenmezse? Ya söyledikten sonra yapılan davranış bize samimi gelmezse?
Bu ihtimaller yüzünden bazı insanlar doğrudan konuşmak yerine ihtiyaçlarını belli etmeye çalışır. Sessizleşir, uzaklaşır, kısa cevaplar verir ya da partnerinin bir şeylerin yolunda gitmediğini anlayıp anlamayacağını görmek için bekler.
Bazen de zihnimizde şu düşünce vardır:
“Ben söyledikten sonra yapmasının ne anlamı var?”
Bu cümlenin altında oldukça insani bir ihtiyaç bulunur: Düşünülmek, önemsenmek ve tanındığını hissetmek. Kişi, ihtiyacının söylenmeden karşılanmasını sevildiğinin bir kanıtı olarak görebilir. Ancak bu beklenti açıkça konuşulmadığında partner, varlığından haberdar olmadığı bir sınava girmiş olur.
Örneğin yoğun bir gün geçirdiğinizi düşünün. Eve geldiğinizde yorgunsunuz ve partnerinizin sizinle ilgilenmesini istiyorsunuz. Fakat bunu söylemiyorsunuz. O ise sizin yalnız kalmak istediğinizi düşünerek kendi işleriyle ilgileniyor. Siz, “Bir kez olsun yanıma gelip nasıl olduğumu sormadı” diye kırılırken o, size alan bıraktığını düşünüyor olabilir.
Çoğu zaman iki tarafın da niyeti kötü değildir. Yine de konuşulmayan ihtiyaç yüzünden her ikisi de anlaşılmadığını hissedebilir.
Bu durum zamanla yorucu bir döngüye dönüşür. Bir taraf sürekli fark edilmeyi beklerken diğer taraf neyi yanlış yaptığını anlamaya çalışır. Küçük ipuçlarını takip etmek, ses tonlarından anlam çıkarmak ve sessizliklerin nedenini çözmeye uğraşmak ilişkinin olağan bir parçası hâline gelebilir.
Yakınlık böyle bir ortamda güçlenmek yerine giderek zorlaşır. Çünkü ilişki, iki kişinin kendisini açıkça gösterebildiği bir alan olmaktan çıkar; doğru cevabın tahmin edilmeye çalışıldığı bir sınava dönüşür.
Empati kurmak elbette sağlıklı ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Ancak empati, karşımızdaki kişinin içinden geçenleri hiçbir bilgi olmadan eksiksiz biçimde bilmek değildir. Partnerimizin yüz ifadesinden üzgün olduğunu anlayabiliriz; fakat neden üzüldüğünü her zaman doğru tahmin edemeyiz.
Psikoloji literatüründe “empatik doğruluk”, kişinin partnerinin duygu ve düşüncelerini ne ölçüde doğru anlayabildiğini anlatır. Yapılan çalışmalar, kişiler duygu ve düşüncelerini daha açık ifade ettiğinde partnerlerinin onları daha doğru anlayabildiğini göstermektedir (Overall ve diğerleri, 2020; Sels ve diğerleri, 2021).
İlişkide anlaşılmış hissetmek de yakınlık açısından önemli bir yere sahiptir (Reis, Lemay ve Finkenauer, 2017). Ancak anlaşılmak, karşımızdaki kişinin zihnimizi kusursuz biçimde okuyabilmesi anlamına gelmez.
Kısacası anlaşılmak için yalnızca anlaşılmayı beklemek değil, kendimizi anlaşılır biçimde ortaya koymak da gerekir. Açık olmak, yakınlığı azaltmaz. Tam tersine, karşımızdaki kişinin bizi daha iyi anlamasını kolaylaştırır.
Elbette bu, her duyguyu uzun uzun açıklamak ya da ilişkiyi sürekli ciddi konuşmalarla sürdürmek gerektiği anlamına gelmez. Ancak önemli bir ihtiyaç veya kırgınlık varsa, bunu imalarla anlatmaya çalışmak yerine söze dökmek çoğu zaman daha sağlıklı bir başlangıçtır.
Böyle anlarda kendimize şu soruyu sorabiliriz:
“Bunu gerçekten söyledim mi, yoksa belli ettiğimi mi düşünüyorum?”
Ardından yaşadığımız duygunun altında ne olduğunu anlamaya çalışabiliriz. Öfkenin altında önemsenme ihtiyacı, kırgınlığın altında yakınlık isteği, hayal kırıklığının altında ise destek beklentisi bulunabilir.
İhtiyacı ifade ederken suçlayıcı ve genelleyici cümleler yerine yaşanan somut durumdan söz etmek iletişimi kolaylaştırır.
“Sen zaten beni hiç anlamıyorsun” demek yerine:
“Bugün konuşurken sürekli telefonuna baktığında kendimi geri planda hissettim. Biraz bölünmeden konuşmaya ihtiyacım var.”
“Ben söylemeden yapmalıydın” demek yerine:
“Bu hafta çok yoruldum. Bu akşam yemeği senin hazırlaman beni gerçekten rahatlatır.”
Bu cümleler her sorunu bir anda çözmez. Fakat karşı tarafın ne olduğunu tahmin etmeye çalışmak yerine söylenen ihtiyaca cevap verebilmesini sağlar.
Açık olmak, ilişkideki bütün sorumluluğun ihtiyacını dile getiren kişiye ait olduğu anlamına da gelmez. Sağlıklı bir ilişkide karşı tarafın merak etmesi, soru sorması, dinlemesi ve fark etmeye çalışması gerekir. Bir taraf kendisini açıkça anlatırken diğeri sürekli kayıtsız kalıyorsa, burada yalnızca zihin okuma beklentisinden değil, karşılıklılık sorunundan da söz etmek gerekir.
Ayrıca dile getirilen her ihtiyaç karşılanmak zorunda değildir. Partnerimiz o anda istediğimiz şeyi yapamayabilir, aynı fikirde olmayabilir ya da farklı bir ihtiyaca sahip olabilir. Yine de konuşmak, iki tarafın da ne yaşandığını anlamasını kolaylaştırır. Böylece iki taraf da karşısındakinin ne istediğini bilir ve bunun üzerine konuşabilir.
Sevgi bazen yüzümüzdeki değişikliği fark etmektir. Bazen hiçbir şey söylemeden yanımıza oturmaktır. Ama bazen de “Şu an benden neye ihtiyacın var?” diye sorabilmektir.
Yakınlık, her şeyi kelimelere ihtiyaç duymadan bilmek değildir. Bazen bilmediğini kabul etmek, merak etmek ve verilen cevabı gerçekten dinlemektir.
Kaynakça
- Eidelson, R. J. ve Epstein, N. (1982). Cognition and relationship maladjustment: Development of a measure of dysfunctional relationship beliefs. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 50(5), 715–720.
- Overall, N. C., Clark, M. S., Fletcher, G. J. O., Peters, B. J. ve Chang, V. T. (2020). Does expressing emotions enhance perceptual accuracy of negative emotions during relationship interactions? Emotion, 20(3), 353–367.
- Reis, H. T., Lemay, E. P. ve Finkenauer, C. (2017). Toward understanding understanding: The importance of feeling understood in relationships. Social and Personality Psychology Compass, 11(3), e12308.
- Sels, L., Ickes, W., Hinnekens, C., Ceulemans, E. ve Verhofstadt, L. L. (2021). Expressing thoughts and feelings leads to greater empathic accuracy during relationship conflict. Journal of Family Psychology, 35(8), 1199–1205.


