Uzun süreli ilişkilerde çiftlerin en çok arzuladığı şeylerden biri derin bir duygusal bağdır; güven, şefkat, karşılıklı anlayış ve "birbirini tamamlama" hissi ilişkinin temel direkleri olarak görülür. Ancak klinik gözlemler ve ilişki araştırmaları, bu yakınlığın belirli bir eşiği aştığında, yani iki bireyin sınırları erimeye başladığında, cinsel arzu ve tutkunun paradoksal biçimde azaldığını göstermektedir. Bu durum, ilişki terapisi literatüründe "yakınlık-arzu paradoksu" (intimacy-desire paradox) olarak adlandırılır (Perel, 2006). Bu yazıda, aşırı samimiyet ve özerklik kaybının cinsel çekim üzerindeki etkileri; farklılaşma teorisi, bağlanma kuramı, evrimsel psikoloji ve nörobiyolojik bulgular ışığında ele alınacaktır.
Yakınlık-Arzu Paradoksu
Belçikalı terapist Esther Perel, Mating in Captivity adlı çalışmasında, aşkın güvenlik ve öngörülebilirlik talep ederken, arzunun gizem, mesafe ve belirsizlik istediğini öne sürer (Perel, 2006). Perel'e göre çiftler birbirlerine ne kadar çok kaynaşırsa, partnerler birbirini o kadar "tanıdık" ve "aile üyesi gibi" görmeye başlar; bu da erotik gerilimi besleyen "öteki"lik (otherness) hissini ortadan kaldırır (Perel, 2006). Cinsel arzu, bir dereceye kadar keşfedilecek bir mesafeye ihtiyaç duyar; partner tamamen bilinir, tahmin edilebilir ve kendinden bir parça haline geldiğinde, cinsel obje olarak algılanması güçleşir (Perel, 2006). Bu gözlem, klinik pratikte sıkça karşılaşılan bir çelişkiyi açıklar: birbirine son derece bağlı, uyumlu ve "en iyi arkadaş" gibi yaşayan çiftler, zamanla cinsel hayatlarının söndüğünden yakınırlar. Perel bu durumu "ev içi güvenlik" ile "erotik macera" arasındaki gerilim olarak tanımlar ve bu ikisinin aynı anda, aynı yoğunlukta var olmasının psikolojik olarak zor olduğunu belirtir (Perel, 2006).
Farklılaşma Teorisi: Schnarch'ın Katkısı
Amerikalı cinsel terapist David Schnarch, bu paradoksu "farklılaşma" (differentiation) kavramı üzerinden açıklar. Schnarch'a göre sağlıklı bir ilişki, iki bireyin duygusal olarak birbirine bağlı kalırken aynı zamanda kendi benlik bütünlüğünü (solid self) koruyabilmesini gerektirir (Schnarch, 1997). Düşük farklılaşma düzeyine sahip çiftler, "kaynaşma" (fusion/enmeshment) adı verilen bir dinamiğe girerler; burada partnerler duygusal olarak birbirinden ayrışamaz, birinin kaygısı diğerine hemen bulaşır ve bireysel kimlik ilişki içinde erir (Schnarch, 1997). Schnarch, cinsel tutkunun "kendini kaybetmeden bir başkasıyla derin temas kurabilme" kapasitesiyle doğrudan ilişkili olduğunu savunur (Schnarch, 1997). Aşırı kaynaşmış çiftlerde, partnerler birbirlerinin onayına o denli bağımlı hale gelir ki, cinsellik sırasında gereken kırılganlık ve kendini açığa çıkarma riski dayanılmaz hale gelir; çünkü reddedilme ya da eleştirilme ihtimali artık yalnızca bir hayal kırıklığı değil, benliğin kendisine yönelik bir tehdit olarak deneyimlenir (Schnarch, 1997). Bu nedenle düşük farklılaşmış bireyler, cinsel açıdan çekilmeye ya da rutine sığınmaya eğilim gösterirler; çünkü öngörülebilirlik, kaynaşmış bir ilişkide güvenliği sağlayan tek mekanizmadır (Schnarch, 1997).
Bağlanma Kuramı ve Özerklik Kaybı
John Bowlby'nin bağlanma kuramı, insan ilişkilerinin iki temel motivasyonel sistem üzerine kurulu olduğunu öne sürer: bağlanma (attachment) ve keşif/özerklik (exploration) (Bowlby, 1969). Sağlıklı gelişimde bu iki sistem denge içinde çalışır; birey güvenli bir bağdan güç alarak dünyayı keşfetmeye, bağımsız hareket etmeye cesaret eder. Margaret Mahler ve arkadaşlarının geliştirdiği ayrışma-bireyleşme (separation-individuation) modeli de benzer şekilde, sağlıklı psikolojik gelişimin, bir başkasıyla yakınlık kurarken bireysel bir benlik duygusunu koruyabilme becerisine dayandığını vurgular (Mahler, Pine ve Bergman, 1975). Yetişkin romantik ilişkilerde bu iki sistem arasındaki denge bozulduğunda, yani bağlanma sistemi keşif sistemini bastırdığında, birey partnerinden ayrı bir varlık olarak kendini deneyimleme kapasitesini kaybeder. Kaygılı bağlanma stiline sahip bireylerde bu eğilim daha belirgindir; partnerle sürekli fiziksel ve duygusal temas arayışı, zamanla partnerin bir "obje" değil bir "uzantı" olarak algılanmasına yol açabilir (Bowlby, 1969). Cinsel arzunun öznesi ile nesnesi arasında asgari bir ayrım gerektirdiği düşünüldüğünde, bu tür bir kaynaşma cinsel isteğin doğal zemini olan "farklılık" duygusunu ortadan kaldırır.
Evrimsel ve Nörobiyolojik Perspektif
Antropolog Helen Fisher, aşkı üç ayrı ama birbiriyle etkileşen beyin sistemi üzerinden tanımlar: şehvet (lust), romantik çekim (attraction) ve bağlanma (attachment) (Fisher, 2004). Fisher'a göre bağlanma sistemi, oksitosin ve vazopressin gibi nörokimyasallar aracılığıyla güvenlik ve sükunet duygusu yaratırken; şehvet ve çekim sistemleri dopamin ve testosteron gibi daha "heyecan verici" ve arayış odaklı nörokimyasallarla ilişkilidir (Fisher, 2004). Bu iki sistemin nörokimyasal profilleri kısmen zıt yönde çalışır: yüksek oksitosin düzeyleriyle karakterize edilen derin bağlanma hali, sakinlik ve doygunluk yaratırken, cinsel arzunun beslendiği arayış ve gerilim halini söndürebilir (Fisher, 2004). Bu bulgu, neden uzun süreli ve son derece güvenli ilişkilerde cinsel sıklığın zamanla azaldığını kısmen açıklar. Roy Baumeister ve Ellen Bratslavsky'nin yaptığı bir derleme çalışması da, tutkulu aşkın (passionate love) zamanla arttıkça değil, ilişkinin erken evrelerinde -yani belirsizliğin ve keşfin en yoğun olduğu dönemde- doruğa ulaştığını, yakınlık arttıkça tutkunun istatistiksel olarak azalma eğiliminde olduğunu öne sürer (Baumeister ve Bratslavsky, 1999). Yazarlara göre tutku, yakınlık düzeyindeki değişim hızından beslenir; yakınlık bir platoya ulaştığında ve daha fazla artmadığında, tutku da doğal olarak sönümlenir (Baumeister ve Bratslavsky, 1999).
Kendini Genişletme Modeli ve Yenilik İhtiyacı
Arthur Aron ve Elaine Aron'un geliştirdiği "kendini genişletme modeli" (self-expansion model), insanların ilişkiye girme motivasyonunun temelde benliklerini genişletme, yeni deneyimler, bakış açıları ve kaynaklar edinme arzusuna dayandığını öne sürer (Aron ve Aron, 1986). Bir ilişki başlangıçta partnerin farklılığı, öngörülemezliği ve yeniliği sayesinde bu genişleme hissini yoğun biçimde sağlar. Ancak zamanla partnerler birbirlerini tamamen "tanıdıkça" ve aşırı kaynaşma sonucu neredeyse aynı bakış açılarını, alışkanlıkları ve tepkileri paylaşır hale geldikçe, ilişki artık yeni bir genişleme kaynağı sunmaz (Aron, Norman ve Aron, 2001). Aron ve arkadaşlarının deneysel çalışmaları, çiftlerin birlikte yeni ve heyecan verici etkinliklere katılmasının -sıradan, tanıdık etkinliklere kıyasla- ilişki memnuniyetini ve çekiciliği anlamlı biçimde artırdığını göstermiştir (Aron, Norman, Aron, McKenna ve Heyman, 2000). Bu bulgu, dolaylı olarak, aşırı öngörülebilirliğin ve kaynaşmanın neden erotik canlılığı azalttığını destekler.
Sternberg'in Üçgen Aşk Kuramı Işığında
Robert Sternberg'in üçgen aşk kuramı, aşkı üç bileşene ayırır: yakınlık (intimacy), tutku (passion) ve kararlılık/bağlılık (commitment) (Sternberg, 1986). Sternberg, yakınlığın zamanla istikrarlı biçimde arttığını ancak tutkunun daha dalgalı bir seyir izlediğini ve genellikle ilişkinin ilerleyen dönemlerinde azaldığını belirtir (Sternberg, 1986). Bu modelde yakınlık ile tutku birbirini besleyen ama aynı zamanda birbirinden bağımsız işleyen sistemlerdir; yani yüksek yakınlık, otomatik olarak yüksek tutku anlamına gelmez. Aksine, aşırı yakınlığın bireyler arası farklılaşmayı azaltması durumunda, tutkuyu besleyen "arzu nesnesi olarak öteki" algısı zayıflar.
Klinik ve Pratik Sonuçlar
Bu araştırmalar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: cinsel arzu, güvenlik kadar belirsizliğe, tanıdıklık kadar farklılığa ihtiyaç duyar. Terapötik açıdan bu, çiftlere "daha fazla yakınlaşın" şeklindeki basit tavsiyelerin bazen ters etki yaratabileceği anlamına gelir. Schnarch, çiftlerin cinsel canlılığı yeniden kazanabilmesi için "kendini sakinleştirme" (self-soothing) becerisini geliştirmesi gerektiğini savunur; yani partnerin onayına bağımlı olmadan kendi duygusal dengesini kurabilme kapasitesi (Schnarch, 1997). Perel ise çiftlere, birbirlerine dair merak duygusunu canlı tutmalarını, partneri "tamamen bilinen" biri olarak değil, kendi iç dünyası, arzuları ve gizemleri olan ayrı bir birey olarak görmeye devam etmelerini önerir (Perel, 2006). Pratikte bu denge; çiftlerin ortak zaman kadar bireysel ilgi alanlarını, arkadaşlıklarını ve bağımsız etkinliklerini koruması, birbirlerinin her düşüncesini ve duygusunu bilmek zorunda hissetmemesi, ve ilişkiye düzenli olarak yenilik ile öngörülemezlik unsurları katılması yoluyla desteklenebilir (Aron ve ark., 2000; Perel, 2006). Aşırı kaynaşmayı önlemek, duygusal yakınlıktan feragat etmek anlamına gelmez; tam tersine, sağlıklı bir farklılaşma düzeyinde iki birey, birbirine hem derinden bağlı hem de yeterince "öteki" kalarak, arzunun sürekliliğini mümkün kılan gerilimi koruyabilir (Schnarch, 1997).
Sonuç
Duygusal yakınlık ile cinsel tutku arasındaki ilişki, doğrusal değil paradoksaldır. Belirli bir noktaya kadar yakınlık güven ve bağlılığı besleyerek cinselliğe zemin hazırlar; ancak bu yakınlık özerklik kaybına, yani bireysel sınırların erimesine dönüştüğünde, arzunun ihtiyaç duyduğu mesafe, gizem ve farklılık ortadan kalkar. Perel'in erotik zeka kavramı, Schnarch'ın farklılaşma teorisi, Bowlby ve Mahler'in bağlanma-özerklik dengesi, Fisher'ın nörobiyolojik bulguları ve Aron'un kendini genişletme modeli, farklı disiplinlerden hareketle aynı sonuca işaret eder: sürdürülebilir bir cinsel tutku, iki ayrı benliğin birbirine dokunabildiği, ama birbirinde tamamen kaybolmadığı bir ilişki mimarisini gerektirir.
Kaynakça
- Aron, A. ve Aron, E. N. (1986). Love and the Expansion of Self: Understanding Attraction and Satisfaction. New York: Hemisphere Publishing.
- Aron, A., Norman, C. C. ve Aron, E. N. (2001). Shared self-expanding activities as a means of maintaining and enhancing close romantic relationships. In J. Harvey ve A. Wenzel (Ed.), Close Romantic Relationships: Maintenance and Enhancement. Mahwah, NJ: Lawrence Erlbaum.
- Aron, A., Norman, C. C., Aron, E. N., McKenna, C. ve Heyman, R. E. (2000). Couples' shared participation in novel and arousing activities and experienced relationship quality. Journal of Personality and Social Psychology, 78(2), 273–284.
- Baumeister, R. F. ve Bratslavsky, E. (1999). Passion, intimacy, and time: Passionate love as a function of change in intimacy. Personality and Social Psychology Review, 3(1), 49–67.
- Bowlby, J. (1969). Attachment and Loss, Vol. 1: Attachment. New York: Basic Books.
- Fisher, H. (2004). Why We Love: The Nature and Chemistry of Romantic Love. New York: Henry Holt.
- Mahler, M. S., Pine, F. ve Bergman, A. (1975). The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation. New York: Basic Books.
- Perel, E. (2006). Mating in Captivity: Unlocking Erotic Intelligence. New York: Harper Collins.
- Schnarch, D. (1997). Passionate Marriage: Sex, Love, and Intimacy in Emotionally Committed Relationships. New York: W. W. Norton.
- Sternberg, R. J. (1986). A triangular theory of love. Psychological Review, 93(2), 119–135.


