Pazartesi, Ekim 5, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Kendimizi anlamaya çalışırken kendimizden uzaklaşabilir miyiz?

“Şu an gerçekten mutlu muyum?”

“Onu gerçekten seviyor muyum?”

“Neden böyle hissettim?”

“Bu düşünce neden aklıma geldi?”

“Kaygım geçti mi?”

“Şu anda gerçekten anda mıyım?”

Bu sorular ilk bakışta oldukça masum görünebilir. Hatta kişinin kendisini anlamaya çalıştığını, duygularına temas ettiğini ve iç dünyasına karşı duyarlı olduğunu düşündürebilir. Kendini gözlemleyebilmek, duygularını fark etmek ve yaşadığı deneyime anlam vermeye çalışmak psikolojik açıdan elbette değerlidir.

Ancak bazen kişinin kendisine yönelttiği bu dikkat, farkında olmadan başka bir şeye dönüşebilir. Merak yerini kontrole, gözlem yerini denetime bırakabilir. Kişi artık ne yaşadığını anlamaya çalışmaktan çok, doğru şeyi hissedip hissetmediğini kontrol etmeye başlayabilir.

Tam da bu noktada sağlıklı öz-farkındalık ile aşırı öz-izleme arasındaki sınır bulanıklaşır.

Kendine Bakmak ile Kendini Kontrol Etmek Aynı Şey Değildir

Kişinin dikkatini kendi düşüncelerine ve duygularına yöneltmesi tek başına bir problem değildir. Aksine, pek çok psikoterapi yaklaşımı kişinin iç dünyasını daha iyi fark edebilmesini önemli bir beceri olarak görür.

Ancak araştırmalar kendine yöneltilen dikkatin niteliğinin önemli olduğunu göstermektedir. Mor ve Winquist’in (2002) meta-analizi, kişinin kendisine odaklanmasının özellikle ruminatif ve olumsuz bir biçim aldığında negatif duygulanımla daha güçlü biçimde ilişkili olabileceğini göstermiştir.

Dolayısıyla klinik açıdan yalnızca “Kişi kendisine ne kadar dikkat ediyor?” sorusu yeterli değildir. Belki daha önemli soru şudur:

Kişi kendisine nasıl bakıyor?

Sağlıklı bir öz-yansıtma çoğu zaman merak içerir.

“Bugün neden biraz daha hassas olabilirim?”

“Bu durumda hangi ihtiyacım karşılanmadı?”

“Şu anda yaşadığım duygunun bana söylemeye çalıştığı bir şey var mı?”

Bu soruların mutlaka kesin bir cevabı olmak zorunda değildir.

Aşırı öz-izlemede ise soru başka bir işlev kazanır:

“Tam olarak ne hissediyorum?”

“Yeterince mutlu muyum?”

“Bu duygunun anlamı ne?”

“Bundan emin olabilir miyim?”

Kişi artık yalnızca deneyimini gözlemlemez; onu ölçmeye, sınıflandırmaya ve doğrulamaya çalışır.

Böyle olduğunda kişinin kendi zihni, anlamaya çalıştığı bir yer olmaktan çıkıp çözmesi gereken bir probleme dönüşebilir.

Aynı Sorunun Etrafında Dönmek

Bazen çok düşünmek, bir problemi çözmeye çalışıyormuş hissi verir.

Kişi aynı konuyu tekrar tekrar ele aldığında, zihninin sonunda doğru cevabı bulacağına inanabilir. Fakat psikoloji literatüründe repetitive negative thinking, yani tekrarlayıcı olumsuz düşünme olarak adlandırılan süreç tam da burada önem kazanır.

Ruminasyon ve endişe gibi düşünme biçimleri, yalnızca tek bir psikolojik bozukluğa özgü değildir. Depresyondan kaygı bozukluklarına kadar pek çok farklı klinik tabloda görülebilir.

Watkins ve Roberts’a (2020) göre ruminatif düşünme, kişinin olumsuz duygusunu uzatabilir, problem çözme kapasitesini zorlaştırabilir ve değişen koşullara daha esnek yanıt vermesini güçleştirebilir.

Burada önemli olan düşünmenin varlığı değil, düşünmenin nasıl gerçekleştiğidir.

Örneğin:

“Bugün kendimi biraz gergin hissediyorum. Uykusuzluk, yoğun çalışma temposu ve sabah yaşadığım tartışma bunda etkili olabilir.”

Bu düşünce kişinin deneyimini bağlama yerleştirmesine yardımcı olabilir.

Fakat düşünce şu şekilde devam ettiğinde süreç değişebilir:

“Neden hâlâ böyle hissediyorum?”

“Bu kadar kaygılanmam normal mi?”

“Ya bu duygu aslında önemli bir şey anlatıyorsa?”

“Bunu çözmeden rahatlayabilir miyim?”

Bu durumda kişi her soruyla birlikte yeni bir bilgiye ulaşmayabilir. Tam tersine, bir sorunun cevabı başka bir sorunun başlangıcına dönüşebilir.

Belirsizlik Neden Bu Kadar Zor?

Aşırı öz-izlemenin altında bazen çok temel bir ihtiyaç bulunur: emin olmak.

Ne hissettiğimizden emin olmak.

Bir kararın doğru olduğundan emin olmak.

Bir ilişkiyi gerçekten isteyip istemediğimizden emin olmak.

Bir düşüncenin “bizimle ilgili ne söylediğini” kesin biçimde bilmek.

Belirsizliğe tahammülsüzlük üzerine yapılan çalışmalar bunun yalnızca belirli bir kaygı bozukluğuna ait olmadığını göstermektedir. McEvoy ve arkadaşlarının (2019) meta-analizi; belirsizliğe tahammülsüzlüğün kaygı, depresyon ve obsesif-kompulsif belirtiler dahil olmak üzere farklı psikolojik sorunlarla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur.

Fakat insanın iç dünyası, kesinliğin her zaman mümkün olduğu bir alan değildir.

Duygular gün boyunca değişebilir.

Bir insanı sevdiğimiz halde bazı anlarda ona karşı yoğun bir sevgi hissetmeyebiliriz.

Mutlu olduğumuz bir dönemde kaygılanabiliriz.

Verdiğimiz doğru bir kararın ardından yine de şüphe duyabiliriz.

Bir düşüncenin aklımızdan geçmesi, o düşüncenin bizim için önemli veya anlamlı olduğu anlamına gelmeyebilir.

Sorun çoğu zaman bu değişkenlik değil, değişkenliğe izin verememektir.

Örneğin kişi, “Birini gerçekten seviyorsam bunu her an hissetmeliyim” gibi bir varsayımla hareket ettiğinde, duygusunu sürekli kontrol etmeye başlayabilir. Doğal olarak sevgi hissinin yoğun olmadığı bir an yakaladığında ise bunu ilişkinin kendisi hakkında bir kanıt gibi yorumlayabilir.

Bu kez zihnin yeni sorusu gelir:

“Peki neden hissetmedim?”

Ve döngü yeniden başlar.

Kontrol Ettikçe Daha Çok Şüphe Etmek

Kontrol davranışlarının en ilginç özelliklerinden biri, kısa vadede güven verirken uzun vadede şüpheyi artırabilmesidir.

Kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek buna iyi bir örnektir.

Bir kez kontrol etmek kişiye bilgi verebilir. Ancak kişi aynı kapıyı tekrar tekrar kontrol etmeye başladığında, amaç artık bilgi edinmekten çok kesinlik sağlamaktır.

Van den Hout ve Kindt’ın (2003) deneysel çalışması, tekrarlayan kontrol davranışının belleğin gerçek doğruluğunu mutlaka bozmadığını; ancak kişinin anısına duyduğu güveni azaltabildiğini göstermiştir. Tekrar tekrar kontrol eden kişiler, yaptıkları şey konusunda daha az emin hale gelebilmektedir.

Bu bulgu klinik açıdan oldukça dikkat çekicidir:

Güven kazanmak için tekrar ettiğimiz bazı davranışlar, zamanla kendi güvenimizi zayıflatabilir.

Strauss ve arkadaşlarının (2020) obsesif-kompulsif bozuklukta kontrol davranışlarını inceleyen meta-analizi de özellikle algısal karar verme ve duyulara güven konusunda benzer bir çerçeveyi desteklemektedir.

Aynı mantık, bazı kişilerde iç dünyayı kontrol ederken de görülebilir.

Kişi partneriyle güzel bir akşam geçirirken bir anda kendisine şu soruyu sorabilir:

“Şu an ona karşı gerçekten yeterince sevgi hissediyor muyum?”

O andan itibaren artık akşamın içinde değildir.

Yüz ifadesini kontrol eder.

Bedeninde bir heyecan olup olmadığına bakar.

Partnerini görünce içinde ne hissettiğini ölçmeye çalışır.

Düşüncelerini tarar.

Fakat kişi sevgiyi ölçmeye başladığı anda, dikkati ilişkiden kendi zihinsel performansına kaymıştır.

Aradığı duyguyu hemen bulamazsa bu kez bunu yeni bir şüphe olarak yorumlayabilir.

Böylece şüphe kontrolü, kontrol daha fazla şüpheyi besler.

Beden de Sürekli Kontrol Edilebilir

Aşırı öz-izleme yalnızca düşünceler ve duygular üzerinden gerçekleşmez.

Bazen kişinin dikkati bedenine kilitlenir.

“Kalbim hızlı mı atıyor?”

“Nefesim normal mi?”

“Başım dönüyor mu?”

“Şu an kaygı geliyor mu?”

“Vücudumda bir şey değişti mi?”

Kaygı yaşayan bir kişi için bedensel duyumları fark etmek oldukça doğal olabilir. Fakat beden sürekli bir tehlike taramasına tabi tutulduğunda, normal bedensel değişimler bile giderek daha fazla dikkat çekmeye başlayabilir.

Clemente, Murphy ve Murphy’nin (2024) sistematik derleme ve meta-analizi, kaygının bedensel sinyallere yönelik daha olumsuz değerlendirmeler, artmış hassasiyet ve bedensel sinyallere yönelik daha fazla olumsuz dikkatle ilişkili olduğunu göstermektedir.

Burada da önemli bir ayrım vardır:

Bedeni fark etmek ile bedeni sürekli denetlemek aynı şey değildir.

Kişinin kalp atışını fark etmesi bir farkındalık deneyimi olabilir.

Kalp atışını tekrar tekrar kontrol ederek “tehlike var mı?” sorusuna cevap araması ise başka bir süreçtir.

Sağlıklı farkındalıkta dikkat esnektir. Kişi bedensel duyumunu fark eder ve yeniden hayatına dönebilir.

Hipervijilansta ise dikkat sürekli aynı noktaya geri döner.

Peki Terapi Bu Döngüde Ne Yapar?

Psikoterapide amaç kişinin düşüncelerini veya duygularını fark etmemesi değildir.

Amaç, iç dünyayla kurulan ilişkinin daha esnek hale gelmesidir.

Bilişsel davranışçı yaklaşımlarda kişinin tekrar tekrar düşündüğü ya da kontrol ettiği anlarda kendisine şu sorular yöneltilebilir:

“Bu davranış bana kısa vadede ne sağlıyor?”

“Uzun vadede ne oluyor?”

“Bu soruya her döndüğümde gerçekten yeni bir bilgi mi elde ediyorum?”

“Yoksa yalnızca birkaç dakikalık bir rahatlama mı kazanıyorum?”

Tekrarlayıcı olumsuz düşünmeyi ele alan güncel bir meta-analiz, bilişsel davranışçı müdahalelerin bu düşünme biçimini azaltabildiğini ve doğrudan tekrarlayıcı olumsuz düşünmeyi hedefleyen müdahalelerin daha güçlü sonuçlar gösterebildiğini ortaya koymuştur (Stenzel et al., 2025; düzeltme: Stenzel et al., 2026).

Metakognitif terapide ise odak biraz daha farklıdır.

Burada yalnızca kişinin ne düşündüğüne değil, düşüncesiyle ne yaptığına da bakılır.

Adrian Wells’in (2009) metakognitif modelinde, psikolojik sıkıntının sürmesinde yalnızca olumsuz düşüncelerin varlığı değil; endişe, ruminasyon, tehdit izleme ve bu süreçleri kontrol etmeye yönelik stratejiler önemli bir yer tutar.

Örneğin:

“Bu düşünceyi çözmeliyim.”

“Bu konuyu düşünmezsem önemli bir şeyi gözden kaçırabilirim.”

“Bu sorunun cevabını bulmadan rahat edemem.”

Bu tür metakognitif inançlar kişinin dikkatini aynı zihinsel döngüde tutabilir.

Andersson ve arkadaşlarının (2025) sistematik derlemesi de metakognitif müdahalelerin farklı psikiyatrik sorunlarda yararlı olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte yazarlar, bu alandaki araştırmaların metodolojik kalitesinin geliştirilmesi gerektiğini de vurgulamaktadır.

Mindfulness ve kabul temelli yaklaşımlar da bu noktada önemlidir.

Ancak mindfulness zaman zaman yanlış anlaşılabilir.

Mindfulness, kişinin gün boyunca sürekli kendisine dönüp “Şu an ne hissediyorum?” diye kontrol etmesi değildir.

Tam tersine, düşünceyi ve duyguyu fark edip onu hemen çözmek, değiştirmek veya doğrulamak zorunda kalmadan deneyimin içinde kalabilme becerisidir.

Johannsen ve arkadaşlarının (2022) meta-analizi, mindful dikkat, kabul ve decentering gibi süreçlerin kaygı ve depresyon tedavisindeki değişime katkıda bulunabileceğini göstermektedir.

Decentering, kişinin düşüncesinin içine tamamen çekilmek yerine düşünceye biraz mesafeden bakabilmesidir.

“Onu sevmiyor olabilirim” düşüncesi geldiğinde bunu hemen araştırılması gereken bir gerçek olarak değil, o anda zihinde beliren bir düşünce olarak görebilmektir.

Belki de terapide önemli dönüşümlerden biri şu iki soru arasındaki farkta ortaya çıkar:

“Şu an ne hissettiğimden nasıl emin olabilirim?”

yerine,

“Bu belirsizlik burada dururken ben nasıl yaşamak istiyorum?”

Kendini Anlamak Her Zaman Kendini Daha Fazla Analiz Etmek Değildir

İçgörü değerlidir.

Ancak içgörü her zaman saatlerce düşünmekten doğmaz.

Bazen kendimizle ilgili en önemli bilgiyi zihnimizin içinde daha uzun süre dolaşarak değil, hayatın içinde nasıl davrandığımıza bakarak ediniriz.

Bir insanı ne kadar sevdiğimiz yalnızca o anda hissettiğimiz yoğunlukla ölçülmez; ilişkide nasıl davrandığımızda da görülür.

Değerlerimiz yalnızca zihnimizde düşündüğümüz şeylerde değil, yaptığımız seçimlerde ortaya çıkar.

Psikolojik esneklik ise kaygının tamamen ortadan kalkması değildir. Kaygının, şüphenin veya belirsizliğin zaman zaman bizimle birlikte olmasına rağmen yaşamla temasımızı sürdürebilmektir.

Bu nedenle kendimizi anlamakla kendimizi sürekli kontrol etmek aynı şey değildir.

Sağlıklı farkındalık içsel deneyime alan açar.

Aşırı öz-izleme ise içsel deneyimden kesinlik ister.

Biri:

“Şu anda burada ne var?”

diye sorar.

Diğeri ise:

“Burada olması gereken şey gerçekten var mı?”

diye kontrol eder.

İnsan zihni her soruya kesin bir cevap veremez.

Belki de psikolojik iyilik hali bazen doğru cevabı bulmakta değil; cevabın henüz net olmadığı yerde de yaşamaya devam edebilmekte saklıdır.

Kaynakça

  • Kaynaklar
  • Andersson, E., Aspvall, K., Schettini, G., Kraepelien, M., Särnholm, J., Wergeland, G. J., & Öst, L.-G. (2025). Efficacy of metacognitive interventions for psychiatric disorders: A systematic review and meta-analysis. Cognitive Behaviour Therapy, 54(2), 276–302. https://doi.org/10.1080/16506073.2024.2434920
  • Clemente, R., Murphy, A., & Murphy, J. (2024). The relationship between self-reported interoception and anxiety: A systematic review and meta-analysis. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 167, 105923. https://doi.org/10.1016/j.neubiorev.2024.105923
  • Johannsen, M., Nissen, E. R., Lundorff, M., & O’Toole, M. S. (2022). Mediators of acceptance and mindfulness-based therapies for anxiety and depression: A systematic review and meta-analysis. Clinical Psychology Review, 94, 102156. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2022.102156
  • McEvoy, P. M., Hyett, M. P., Shihata, S., Price, J. E., & Strachan, L. (2019). The impact of methodological and measurement factors on transdiagnostic associations with intolerance of uncertainty: A meta-analysis. Clinical Psychology Review, 73, 101778. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2019.101778
  • Mor, N., & Winquist, J. (2002). Self-focused attention and negative affect: A meta-analysis. Psychological Bulletin, 128(4), 638–662. https://doi.org/10.1037/0033-2909.128.4.638
  • Stenzel, K. L., Keller, J., Kirchner, L., Rief, W., & Berg, M. (2025). Efficacy of cognitive behavioral therapy in treating repetitive negative thinking, rumination, and worry: A transdiagnostic meta-analysis. Psychological Medicine, 55, e31. https://doi.org/10.1017/S0033291725000017
  • Stenzel, K. L., Keller, J., Kirchner, L., Rief, W., & Berg, M. (2026). Efficacy of cognitive behavioral therapy in treating repetitive negative thinking, rumination, and worry – a transdiagnostic meta-analysis – Corrigendum. Psychological Medicine, 56, e31. https://doi.org/10.1017/S0033291726103304
  • Strauss, A. Y., Fradkin, I., McNally, R. J., Linkovski, O., Anholt, G. E., & Huppert, J. D. (2020). Why check? A meta-analysis of checking in obsessive-compulsive disorder: Threat vs. distrust of senses. Clinical Psychology Review, 75, 101807. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2019.101807 van den Hout, M., & Kindt, M. (2003). Repeated checking causes memory distrust. Behaviour Research and Therapy, 41(3), 301–316. https://doi.org/10.1016/S0005-7967(02)00012-8
  • Watkins, E. R., & Roberts, H. (2020). Reflecting on rumination: Consequences, causes, mechanisms and treatment of rumination. Behaviour Research and Therapy, 127, 103573. https://doi.org/10.1016/j.brat.2020.103573
  • Wells, A. (2009). Metacognitive Therapy for Anxiety and Depression. Guilford Press.
Eda Demir
Eda Demir
Klinik Psikolog Eda Demir, lisans eğitimini İngilizce Psikoloji alanında, yüksek lisans eğitimini ise İngilizce Klinik Psikoloji alanında tamamlamıştır. Yüksek lisans tezinde, yetişkinlerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirti şiddetinin öz-şefkat ve benlik algısı ile ilişkisini incelemiştir. Akademik ilgi alanları arasında travma sonrası psikolojik süreçler, öz-şefkat, benlik algısı, obsesif-kompulsif belirtiler ve bireyin kendisiyle kurduğu ilişkinin psikolojik iyi oluş üzerindeki etkileri yer almaktadır. Mesleki çalışmalarında bireysel psikoterapi hizmeti sunmakta; özellikle travma sonrası stres belirtileri, kaygı, obsesif-kompulsif bozukluk ve ilişkili belirtiler, yas, depresif süreçler, öz-şefkat, öz-değer ve benlik algısı konularında çalışmaktadır. Psikoterapi sürecinde bireyin yalnızca yaşadığı belirtilere değil, bu belirtilere yüklediği anlamlara, kendisiyle kurduğu ilişkiye ve tekrar eden bilişsel, duygusal ve davranışsal örüntülere de odaklanan bütüncül ve bilimsel temelli bir yaklaşım benimsemektedir. Online olarak danışan görmekte; aynı zamanda psikoloji alanındaki bilimsel bilgilerin günlük yaşamla bağ kuran, anlaşılır, etik ve sorumlu bir dille aktarılmasına yönelik içerikler üretmektedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar