İnsan bazen kendisine iyi gelmediğini bildiği bir ilişkinin, alışkanlığın, düşüncenin ya da yaşam biçiminin içinde kalmaya devam eder. Üstelik çoğu zaman bunun farkındadır. “Bunun bana zarar verdiğini biliyorum ama yine de bırakamıyorum” cümlesi, psikolojik açıdan oldukça önemli bir çelişkiyi anlatır. Dışarıdan bakıldığında çözüm basit görünebilir: İyi gelmiyorsa bırakmak gerekir. Ancak insan davranışları yalnızca mantıkla şekillenmez. Geçmiş deneyimlerimiz, bağlanma biçimimiz, özdeğer algımız, alışkanlıklarımız ve belirsizlik karşısındaki tutumumuz kararlarımızı etkiler.
Tanıdık olan neden güvenli gelir?
Bizi mutsuz eden bir durum uzun süredir hayatımızdaysa, zihnimiz ona alışır. Bu durum sağlıklı olduğu için değil, öngörülebilir olduğu için güvenli gelebilir. İnsan zihni belirsizlik karşısında doğal olarak daha temkinli davranır. Bu nedenle kişi mutsuz olduğu bir ilişkiyi sürdürürken, ayrılık sonrasında karşılaşacağı yalnızlık, belirsizlik veya değişimden daha fazla korkabilir. Burada önemli olan nokta şudur: Tanıdık olan ile iyi olan aynı şey değildir. Bir insanın yıllardır hayatımızda olması, bir davranışın uzun süredir devam etmesi ya da bir ilişkiyi uzun süre sürdürmüş olmamız onun bize iyi geldiği anlamına gelmez. Bazen yalnızca alıştığımız için bırakmak zorlaşır.
Bağlanma biçimimiz seçimlerimizi etkileyebilir. İlişkiler söz konusu olduğunda bağlanma stilleri önemli bir açıklama sunar. Özellikle kaygılı bağlanma örüntüsüne sahip kişiler ilişkilerinde terk edilme veya kaybetme ihtimaline karşı daha hassas olabilir. İlişki kendilerini yorsa bile “Ya bir daha böyle birini bulamazsam?”, “Biraz daha sabredersem düzelir mi?” veya “Belki sorun bendedir” gibi düşüncelerle ilişkide kalabilirler. Kaçıngan bağlanma örüntüsünde ise kişi yakınlık istediği hâlde yakınlık arttığında geri çekilebilir. Böyle bir durumda kişi kendisine iyi gelmeyen bir ilişkiye uzun süre tutunmak yerine, ilişkiler arasında benzer mesafe kuran bir döngünün içinde kalabilir. Bağlanma stilleri kader değildir. Kişinin ilişki kurma biçimini anlamasına yardımcı olan örüntülerdir. Kendi bağlanma biçimini fark etmek, “Ben neden hep böyle ilişkiler yaşıyorum?” sorusuna daha anlamlı bir cevap verebilir.
Bazen kişiyi değil, ihtimali bırakmak zordur. İnsanların bazı ilişkilerden veya durumlardan kopmasını zorlaştıran bir başka unsur da umuttur. Kişi bazen mevcut gerçekliğe değil, gelecekte gerçekleşmesini istediği ihtimale bağlanır. “Değişirse her şey çok güzel olacak.” “Beni gerçekten anladığında ilişkimiz düzelecek.”
“Biraz daha sabredersem istediğim noktaya geleceğiz.”
Bu düşünceler kişiyi mevcut durumdan uzaklaştırıp olmasını istediği geleceğe bağlayabilir. Burada kendimize şu soruyu sormak önemlidir: “Ben şu anda yaşadığım şeyi mi seviyorum, yoksa bir gün dönüşmesini umduğum hâlini mi?” Çünkü bir ilişkiyi yalnızca potansiyeline dayanarak sürdürmek, mevcut gerçekliği görmeyi zorlaştırabilir.
Öğrenilmiş çaresizlik: “Ne yaparsam yapayım değişmeyecek”
Kendimize iyi gelmeyen bir durumdan çıkamamamızın altında bazen öğrenilmiş çaresizlik de bulunabilir. Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin tekrar tekrar kontrol edemediği veya değiştiremediği durumlarla karşılaşması sonucunda zamanla “Ne yaparsam yapayım sonuç değişmeyecek” inancını geliştirmesidir. Örneğin kişi daha önce sınır koymayı denemiş ancak karşılığında eleştirilmiş, ihtiyaçlarını dile getirmiş fakat ciddiye alınmamış veya birçok kez değişmeye çalışıp başarısız olduğunu düşünmüş olabilir. Bir süre sonra yeniden denemek yerine vazgeçebilir. Bu nedenle bazı insanların hayatlarındaki sağlıksız durumları sürdürmesi her zaman “istememeleri” ile açıklanamaz. Bazen kişi değişimin mümkün olduğuna dair inancını kaybetmiştir.
Özdeğer düşük olduğunda sınırlar da zayıflayabilir
Kişinin kendisiyle kurduğu ilişki, başkalarına izin verdiği davranışları da etkiler. Kendini yeterince değerli hissetmeyen biri, kendi ihtiyaçlarını sürekli ikinci plana atabilir. Sevilmek, kabul edilmek veya terk edilmemek uğruna sınırlarını esnetebilir.
“En azından beni seviyor.” “Bundan daha iyisini bulamam.” “Çok şey istiyor olabilirim.”
“Ben de kusursuz değilim.”
Bu düşünceler zamanla kişinin hak ettiği ilişkiyi sorgulamasına neden olabilir. Oysa sağlıklı bir ilişkide kişinin yalnızca karşı tarafın sevgisine değil, saygısına, emeğine, güvenilirliğine ve ihtiyaçlarının karşılanmasına da bakabilmesi gerekir.
Peki bu döngü nasıl kırılabilir?
İlk adım, kişinin kendisine dürüstçe bakmasıdır. “Bu durum bana ne kazandırıyor ve benden ne götürüyor?” sorusu, yalnızca ilişkinin veya alışkanlığın olumlu taraflarını değil, gerçek maliyetini de görmeye yardımcı olabilir. Ardından şu sorular üzerinde düşünmek faydalıdır: Bunu gerçekten istediğim için mi sürdürüyorum, yoksa alıştığım için mi? Beni burada tutan şey sevgi mi, korku mu? Şu an yaşadığım gerçekliğe mi bağlıyım, yoksa değişeceğini umduğum hâline mi?
Aynı durumda sevdiğim biri olsaydı ona ne söylerdim?
Bu sorular kişinin kendi davranışlarına dışarıdan bakabilmesini sağlar. Değişim her zaman bir anda gerçekleşmek zorunda değildir. Bazen ilk adım yalnızca bir sınır koymak, bir ihtiyacı dile getirmek, destek almak veya kendimize daha önce vermediğimiz bir hakkı tanımaktır. Önemli olan kişinin kendi hayatı üzerindeki etkisini yeniden fark etmeye başlamasıdır. Sonuç olarak insan, her zaman kendisine iyi geleni seçmez. Bazen tanıdık olanı, bazen kaybetme korkusunu, bazen de değişimin yaratacağı belirsizlikten kaçmayı seçer. Fakat farkındalık geliştikçe kişi geçmişte öğrendiği kalıplarla bugün gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyleri birbirinden ayırmaya başlayabilir.
Kendimize iyi gelmeyeni bırakmak yalnızca bir insandan, ilişkiden veya alışkanlıktan vazgeçmek değildir. Bazen “Buna katlanmalıyım”, “Daha fazlasını istememeliyim”, “Değiştiremem” gibi yıllardır taşıdığımız inançları da bırakmamız gerekir. Çünkü psikolojik iyileşme, yalnızca hayatımıza yeni şeyler eklemekle değil, artık bize iyi gelmeyen şeylerin hayatımızdaki yerini değiştirebilmekle de mümkündür.
Kaynakça
- https://www.psikonterapi.com/iliski-bagimliligi-nedir-asamalari-nelerdir/


