Bir ayrılığın, kaybın, bizi yaralayan bir olayın ardından çoğumuz genellikle aynı şeyi düşünürüz: ‘Bu acı ne zaman geçecek?’ İnsanların en çok istediği şeylerden biri acının bir an önce bitmesidir. Bir sabah uyanıp her şeyin bitmesini ve hiçbir şey hissetmemeyi ister. Kendine sürekli ‘Bu acı hiç bitmeyecek mi?’’ diye sorar. Yaşadığımız o yoğun duygunun ardından çoğumuz acımızın bir gün hafifleyeceğini hayal etmekte bile zorlanırız. İçinde bulunduğumuz acı, sanki ömür boyu bizimle kalacakmış gibi hissederiz. Acıyı deneyimlerken bir gün farklı hisleri de deneyimleyebilecek olma ihtimalimiz çok uzak gelir. Oysa insan, yaşadığı değişimlere ve duygusal deneyimlere zaman içinde uyum sağlayabilen bir varlıktır. Psikolojide hedonik adaptasyon olarak adlandırılan bu süreç, insanların yaşamlarındaki olumlu ya da olumsuz deneyimlere alışarak eski duygu düzeylerine geri dönme eğilimini ifade eder. Başlangıçta hayatımızın tamamını kaplayan bir duygu, zaman geçtikçe aynı yoğunlukta hissedilmeyebilir. Bu nedenle yeni koşullar zamanla ’yeni normal‘ haline gelir. Bir şey için sürekli mutlu olmamızın mümkün olmadığı gibi, sürekli acı çekmemiz de mümkün değildir. Acı ortadan kaybolmak zorunda değildir; fakat onunla birlikte yaşamaya başladıkça, hayatımızdaki kapladığı alan da değişir.
Peki istesek de istemesek de bir acıyı ömür boyu aynı şiddette çekemeyeceğimiz gerçeği ortadayken; Azalan acı iyileşmenin garantisi midir? Acının zamanla azalması gerçekten iyileşmek anlamına mı gelir?
Daha da önemlisi: Eskisi kadar yoğun yaşamadığımız duyguların üstesinden gerçekten gelmiş miyizdir? Çoğu zaman, zamanın geçmesiyle hafifleyen o acılar tamamen yok olmazlar; sadece derinlerde ruhumuzun görünmez köşelerinde saklı kalırlar. Bazen ufak bir detay, sıradan bir konuşma, bir ses veya tanıdık bir koku, o uyuyan duyguyu aniden tetikleyebilir. Böyle anlarda üzerimize çöken o ağırlığı, içimizdeki o sıkıntıyı ‘sebepsiz bir kötü his’ sanırız. ‘Neden birdendire böyle hissettim?’ diye düşünürüz. Oysa o his sebepsiz değildir; sadece zamanla unutulmuş, zihnimizin derinliklerinde bekleyen bir yaranın tekrar açılmasıdır. Bu da bize çok önemli bir gerçeği gösterir: İyileşmek aslında hissetmemek değildir. Bir travmayı iyileştirmek, yaşadıklarımızın artık hiç acıtmaması demek değildir. Çoğu zaman iyileşmeyi, bir ‘yeniden başlama’ sanma yanılgısına düşeriz. Oysa iyileşmek o anıyla ilgili kurguladığımız anlamın değişmesidir. İyileşme aslında yaranın tamamen kapanması ve hiç sızlamaması demek değildir. Asıl iyileşme, acıtsa da artık orada kalabilmektir. O olayın hikayemizdeki yerini ve bizim için ne ifade ettiğini yeniden tanımlayabilmektir. Yani aslında acının tamamen yok olması değil, hayatımız üzerindeki gücünü kaybetmesidir. Hiç acı hissetmemek değil, o acının artık hayatını yönetmemesidir. Belki de iyileşmek tam olarak burada başlar. Acının hiç gelmemesinde değil geldiğinde o anda kalmaya devam edebilmekle. Çünkü yaşadığımız şeyi değiştiremeyiz. O anı silemeyiz, yaşananları hiç yaşanmamış hale getiremeyiz. Değiştirebileceğimiz tek şey, zaman içinde o anıyla kurduğumuz ilişki ve bize kattığı anlamdır.
Psikolojik esneklik tam olarak burada devreye girer: Olanları reddetmek yerine, onları kendi hikayemizin bir parçası olarak kabul edebilmek. İyileşmek olanları unutmak değil, hatırladığında aynı yerden kanamamaktır.
Belki de bu yüzden travmayla baş etmek, yaranın hiç var olmamış olmasını beklemek değildir. Ve asıl mesele yaranın artık hiç acıtmaması değil, o yarayla yaşamayı öğrenmektir. Kabuk bağlayan yaramıza baktığımızda, bize ne kadar canımızın yandığını değil, ne kadar dayanıklı olduğumuzu ve hayatta kaldığımızı hatırlatmasıdır.


