Cumartesi, Eylül 26, 2026

Haftanın En Çok Okunanları

Son Yazılar

Bizden Önce Başlayan Hikâyeler

Bizden Önce Başlayan Hikâyeler

Bazen bize ait sandığımız bazı korkuların, tepkilerin ve ilişki kalıplarının hikâyesi bizden önce başlamış olabilir mi?

Neden bazı durumlara çevremizdeki insanlardan çok daha fazla hassasiyet gösteriyoruz? Neden bazı olaylar bizim için dünyanın sonu gibi hissedilirken, başkaları tarafından daha kolay atlatılabiliyor? Neden kimimiz hayatı tamamen kontrol altında tutmaya çalışarak, kimimiz derin bir geri çekilmeyle, kimimiz ise sürekli tetikte bir varoluşla güvende hissetmeye çalışıyoruz?

Cevap belki de oldukça basittir: Bazı hikâyeler, bizim onları yaşamaya başladığımız yerde başlamıyordur.

Travmanın ve Hassasiyetin Aktarımı: Olaylar Değil, Etkiler Taşınır

Kuşaklararası aktarım denildiğinde akla, atalarımızın yaşadığı büyük ve somut olayların birebir kopyalanarak sonraki nesillere taşınması gelebilir. Oysa aktarım bundan daha karmaşık bir süreçtir. Önceki kuşağın yaşadığı travmatik deneyimler veya kronikleşmiş zorluklar, çocuklara doğrudan anılar olarak geçmek zorunda değildir.

Ancak bu yaşantıların kişide oluşturduğu korku, kontrol ihtiyacı, sürekli tetikte olma hâli veya dünyaya güvensizlikle bakma biçimi, bireyin yetiştiği aile ortamını ve ilişkilerini şekillendirebilir.

Örneğin geçmişinde ağır kayıplar, ihmaller ya da zorlu yaşam deneyimleri bulunan bir ebeveyn, dünyayı daha tehlikeli ve güvensiz algılayabilir. Bu nedenle çocuğunu korumaya çalışırken hayatın birçok alanını kontrol etme eğiliminde olabilir.

Çocuk ise doğrudan o olayları yaşamamıştır; fakat ebeveyninin korkularının, kaygılarının ve dünyaya baktığı pencerelerin içinden hayatı okumayı öğrenebilir. Zamanla bu görünmez atmosfer, çocuğun dünyaya ve kendisine ilişkin bazı temel inançlar geliştirmesine katkıda bulunabilir:

“Dünya güvenli değil.”
“Güvende olmak için her şeyi kontrol etmeliyim.”

“Her an kötü bir şey olabilir; hazırlıklı olmalıyım.”

Bu noktada mesele, olayın kendisinin aktarılması değil; o yaşantının aile ilişkilerine, ebeveynlik biçimlerine ve çocuğun dünyayı anlamlandırma şekline yansıyan etkileridir.

Bir dönem kişiyi koruyan ve başa çıkmasına yardımcı olan bazı tepkiler, koşullar değiştiğinde işlevini yitirebilir. Sürekli kontrol etme, tetikte olma, geri çekilme ya da tehlike arama gibi örüntüler, sonraki yaşamda kişinin ilişkilerini ve kendisiyle kurduğu bağı zorlaştırabilir.

—

Aile Örüntüleri ve Tekrar Eden Temalar

Bazen ailemizin köklerine baktığımızda, nesiller boyunca benzer temaların ve hassasiyetlerin farklı biçimlerde ortaya çıktığını görebiliriz. Kimi ailelerde terk edilme ve dışlanma hassasiyeti öne çıkarken, kimi ailelerde kayıp, yas, sürekli bir şeyleri kaybetme korkusu ya da her şeyi tek başına sırtlama zorunluluğu belirgin olabilir.

Burada kritik bir detay vardır: “Atalarım da bunu yaşadı, o yüzden benim kaderim de bu” demek, geçmişi değişmez bir yazgı gibi kabul etmek olur.

Oysa önceki kuşakların yaşadığı zorluklar ve bu zorlukların yarattığı stres, aile içinde belirli ilişki ve yaşam örüntülerinin oluşmasına katkıda bulunabilir. Ebeveynler, kendi geçmişlerinin etkisiyle dünyaya çocuk getirirken onlara farkında olarak ya da olmayarak korku dolu veya kaygılı bir rehberlik sunabilirler. Çocuk da bu iklimin içinde büyürken bazı hassasiyetleri ve başa çıkma biçimlerini öğrenebilir.

Ancak yalnızca farkındalık sahibi olmak, bu örüntüleri değiştirmek için her zaman yeterli olmayabilir. Çünkü geçmişte öğrenilen otomatik tepkiler, kişi farkında olmadan devreye girebilir. Bu nedenle değişim yalnızca “bunun nereden geldiğini anlamakla” değil, gerektiğinde bu tepkiler üzerinde çalışmak ve yeni başa çıkma yolları geliştirmekle de mümkün hâle gelir.

Mirası Reddetmek veya Kabul Etmek

İşte asıl dönüşüm bu noktada başlar.

Tıpkı bir mirasta olduğu gibi: Her miras değerli şeylerden oluşmaz.

Ailemizden bize kalanlar arasında dayanıklılık, sevgi, bağlılık ve güç olduğu gibi; artık bugünkü yaşamımızda işlevini yitirmiş korkular, suçluluk duyguları, tükenmişlik döngüleri ve sağlıksız kontrol biçimleri de olabilir.

Bunu bir mirası değerlendirmek gibi düşünebiliriz. Ailemizden bize kalan her şeyi, her korkuyu, her kaygıyı ve her reaksiyon biçimini aynen kabul etmek zorunda değiliz.

* Bize güç veren ve dayanıklılığı öğreten değerleri alabilir;
* Artık yaşamımızı yönetmesine gerek olmayan korkuları ve işlevsiz başa çıkma biçimlerini geride bırakmayı öğrenebiliriz.

Geçmişimizi ve bize sunulan başlangıç noktasını seçemeyiz. Ancak geçmişten bize kalan bu mirasla bugün ne yapacağımız üzerinde söz sahibi olabiliriz.

Bazen bir hikâye bizimle başlamamıştır.
Ama onu nasıl sürdüreceğimiz, kalemi elimize aldığımız andan itibaren bize aittir.

Kaynakça

  • Öztürk, E., & Derin, G. (2020). Kuşaklararası travma geçişi ve kuşaklararası travma aktarımı. VI. Uluslararası TURKCESS Eğitim ve Sosyal Bilimler Kongresi Tam Metin Kitabı.
Hiranur Yaşar
Hiranur Yaşar
Psikoloji 3. sınıf öğrencisiyim. Klinik psikoloji, travma ve bağlanma üzerine çalışıyorum. Cansağlığı Kulübü’nde aktif görev almakta ve Psitekom temsilciliği yapmaktayım. BDT, Şema ve ACT odaklı eğitimlerle mesleki gelişimimi sürdürmekteyim.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Popüler Yazılar