Bazen yeni bir ilişkiye başlarken kendimize söylediğimiz en tanıdık cümlelerden biridir bu. Önceki ilişkide bizi yoran şeyleri geride bıraktığımızı, artık daha farklı seçimler yapacağımızı düşünürüz. Fakat bir süre sonra kendimizi yine tanıdık bir duygunun içinde bulabiliriz: fazla düşünmek, karşı tarafın davranışlarını sürekli anlamlandırmaya çalışmak, terk edilmekten korkmak ya da ilişkide kendimizi fazlasıyla geri plana atmak.
İnsanların aynı ilişki döngülerini tekrar tekrar yaşamasının tek bir nedeni yoktur. Ancak bu döngüleri anlamaya çalışırken bağlanma stillerimiz bize önemli bir pencere açabilir. İlk ilişkilerimizin bize öğrettiği birçok şey vardır.
Bağlanma kuramı, özellikle erken dönemde bakım verenlerimizle kurduğumuz ilişkilerin, ilerleyen yıllarda ilişkilerimizi nasıl deneyimlediğimiz üzerinde etkili olabileceğini söyler. Bir çocuk için bakım veren yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan kişi değildir. Aynı zamanda çocuk, ilişkiler hakkında ilk bilgilerini de bu ilişki içerisinde edinir.
“İhtiyacım olduğunda biri yanımda olur mu?” “Duygularımı gösterdiğimde kabul edilir miyim?” “Birine güvenirsem beni yarı yolda bırakır mı?” “Sevilmek için bir şey yapmam gerekir mi?” Bu soruların cevapları zaman içerisinde bizim için bir çeşit ilişki haritasına dönüşebilir. Elbette bu, çocuklukta yaşadığımız her şeyin yetişkinlikte ilişkilerimizi belirlediği anlamına gelmez. İnsanlar değişebilir, farklı ilişkiler yaşayabilir ve geçmiş deneyimlerini yeniden anlamlandırabilir.
Ancak erken ilişkilerimizin, ilişkilerden ne beklediğimizi ve ilişkilerde kendimizi nasıl konumlandırdığımızı etkileyebileceğini söylemek mümkündür. Tanıdık gelen neden bizim için daha çekici hale gelir? Günlük hayatımızda bazen bize acı verse bile tanıdık gelen ilişkilere çekilme eğilimi gösteriyoruz.
Kısacası burada ilginç bir paradoks ortaya çıkar: Bazen bize iyi gelen değil, tanıdık gelen ilişki biçimlerine çekilebiliriz. Örneğin ilişkide sürekli terk edilme kaygısı yaşayan bir kişinin, duygusal olarak mesafeli bir partnerle ilişki kurduğunu düşünelim. Partner uzaklaştıkça kişi daha fazla yakınlık arayabilir.
Mesajlara daha fazla anlam yükleyebilir, ilişkinin geleceğini daha çok düşünmeye başlayabilir ve partnerinden güvence almaya çalışabilir. Partner yakınlaştığında ise kısa süreli bir rahatlama yaşanabilir. Fakat daha sonra partner yeniden uzaklaştığında aynı kaygı geri gelir.
Böylece bir döngü oluşur: Mesafe → kaygı → yakınlık arayışı → kısa süreli rahatlama → yeniden mesafe. Bu döngü kişinin “Ben neden sürekli böyle ilişkiler yaşıyorum?” diye düşünmesine neden olabilir. Burada önemli olan, kişinin bilinçli olarak kendisine zarar veren ilişkileri seçtiğini varsaymamak.
Çoğu zaman kişi yalnızca bildiği ilişki dinamikleri içerisinde hareket ediyor olabilir. Bağlanma stillerinden bahsederken dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var: Bunlar insanları “kaygılı”, “kaçıngan” veya “güvenli” diye kesin kategorilere ayıran kişilik etiketleri değildir. Bir insan farklı ilişkilerde farklı davranabilir.
Yaşadığı deneyimler, partnerinin davranışları ve içinde bulunduğu koşullar bağlanma ile ilişkili davranışlarını etkileyebilir. Bu nedenle sosyal medyada sıkça gördüğümüz “Ben kaygılı bağlanan biriyim, o yüzden ilişkilerim böyle” açıklaması, konuyu anlamak için başlangıç noktası olabilir; fakat tek başına yeterli değildir. Çünkü bağlanma, kader değildir.
Alan yazındaki güncel bilimsel araştırmalar bağlanma stillerimizin zaman içerisinde çevremize ve diğer etkenlere bağlı olarak nasıl değişebileceğini ortaya koymaktadır. Peki bir döngü nasıl değişir? Aynı döngüyü fark etmek, onu değiştirmek için önemli bir başlangıç olabilir.
Örneğin “Neden hep duygusal olarak ulaşılması zor insanları seçiyorum?” sorusunun yanında şu soruları da sormak mümkün: “Bir ilişkide kendimi güvende hissetmek benim için ne demek?” “Karşımdaki kişi uzaklaştığında neden hemen kendimi sorguluyorum?” “İlişkide ihtiyaçlarımı söylemek benim için neden zor?” “Yakınlık benim için rahatlatıcı mı, yoksa zaman zaman tehdit edici mi?” Bu soruların amacı kendimize bir etiket koymak değil; ilişkilerde otomatik olarak tekrarladığımız davranışları fark etmektir. Çünkü bazen değiştirmekte zorlandığımız şey, seçtiğimiz insanlardan çok, ilişkilerin içinde öğrendiğimiz roller olabilir. Aynı ilişki döngüsünü tekrar tekrar yaşamak, “Benim ilişki hayatım hep böyle olacak” anlamına gelmez.
Geçmişimiz bizi oluşturmuş olabilir ama geleceğimizi de şekillendireceğine dair diye net bir hüküm veremez. İnsan ilişkileri değişkendir. Yeni deneyimler, güvenli ilişkiler, farkındalık ve gerektiğinde psikoterapi, kişinin kendisi ve ilişkileri hakkındaki düşüncelerini yeniden değerlendirmesine yardımcı olabilir.
Belki de mesele hiçbir zaman “Neden hep aynı insanları seçiyorum?” sorusundan ibaret değildir. Belki daha önemli soru şudur: “Ben bir ilişkide neyin tanıdık olduğunu, neyin gerçekten iyi olduğunu nasıl ayırt edebilirim?” Çünkü bazen tanıdık olan sevgi gibi hissedebilir. Ama tanıdık olması, bize iyi geldiği anlamına gelmez.
Kaynakça
- Bowlby, J. (1982). Attachment and loss: Vol. 1. Attachment (2. bs.). Basic Books.
- Hazan, C. ve Shaver, P. R. (1987). Romantic love conceptualized as an attachment process. Journal of Personality and Social Psychology, 52(3), 511–524.
- Mikulincer, M. ve Shaver, P. R. (2016). Attachment in adulthood: Structure, dynamics, and change (2. bs.). Guilford Press.
- Shaver, P. R. ve Mikulincer, M. (2002). Attachment-related psychodynamics. Attachment & Human Development, 4(2), 133–161.


