Son yıllarda sosyal medyanın ilişkilere dair kendine özgü bir sözlüğü oluştu. Red flag, green flag, ghosting, love bombing, toxic ilişki… Birkaç kelimeyle ilişki dinamikleri tanımlanıyor, bazen karşımızdaki kişinin bir davranışını bu kavramlardan biriyle eşleştirerek yaşadığımız şeyi anlamlandırmaya çalışıyoruz. Bu kavramların hayatımıza girmesiyle daha öncesinde adını koyamadığımız bazı deneyimleri görünür kılıyor, rahatsız olduğumuz davranışları fark etmemize ve ilişkilerimiz üzerine düşünmemize yardımcı oluyor gibi görünse de ilişkileri anlamak için kullandığımız bu dil, zaman zaman onları iki renge ayırmamıza neden olabiliyor: Oysa ilişki içindeki davranışlar yalnızca doğru ve yanlış olarak ikiye ayırabileceğimiz kadar basit değildir.
Kırmızının içinde yeşiller, yeşilin içinde kırmızılar olabilir. Bir davranışın ilişkide ne anlama geldiğini yalnızca davranışın kendisi belirlemez. İlişkiyi tek bir davranış üzerinden değerlendirmek yerine, o davranışın hangi bağlamda ortaya çıktığına, ne sıklıkta tekrarlandığına, iki tarafın ihtiyaç ve beklentilerine ve zaman içinde aralarındaki ilişkide nasıl bir örüntü oluşturduğuna bakmak daha anlamlı olabilir. Bu davranış red flag mi, green flag mi sorusundan önce “Bu davranış bizim ilişkimizde neye dönüşüyor?” sorusunu sormak daha anlamlı olabilir.
İlişki, İki Farklı Dünyanın Karşılaşmasıdır Bir ilişkiye başladığımızda yalnızca karşımızdaki kişiyi hayatımıza almış olmayız. İki farklı geçmiş, iki farklı ilişki kurma biçimi, iki farklı ihtiyaç dünyası da birbiriyle karşılaşır. Birimizin yakınlık olarak deneyimlediği bir şeyi diğerimiz baskı olarak hissedebilir. Birimiz için önemsenmenin göstergesi olan bir davranış, diğerimiz için aynı anlamı taşımayabilir çünkü ilişkide yaşananları yalnızca o anda olanlar üzerinden değil, kendi geçmiş deneyimlerimiz, beklentilerimiz ve ihtiyaçlarımız üzerinden de anlamlandırırız. Burada zorlandığımız nokta farklılıklardan çok karşımızdakinin farklılığını kendimiz hakkında bir mesaj olarak okumaya başladığımız yerdir.
Partnerimizin bizimle aynı ihtiyaca sahip olmadığında bunu sevgisinin azlığıyla, farklı düşündüğünde anlaşılmadığımızla, beklentimizi karşılamadığında değerimizle ilişkilendirebiliriz. Oysa yakınlık, aynılaşmak değildir. Bir ilişkide iki insan birbirini sevebilir ve aynı zamanda farklı şeylere ihtiyaç duyabilir. Biri için önemli olan bir şey diğeri için aynı öneme sahip olmayabilir. Burada ilişkinin dinamiğini belirleyen şey farklılığın varlığından çok, o farklılıkla ne yaptığımızdır. Karşımızdakinin bizim gibi düşünmesini ve hissetmesini mi bekliyoruz, yoksa onun ihtiyaçlarını, düşüncelerini ve yaşantısını kendimizinkinden ayrı bir yerde görebiliyor muyuz?
Sınır Nerede Başlar? İlişkilerde sınırın temeli benimle karşımdaki kişinin ayrı iki insan olduğunu ve her ikimizin de kendine ait bir alanı olduğunu fark edebilmektir. Benim duygularım, düşüncelerim, ihtiyaçlarım ve beklentilerim olduğu kadar partnerimin de kendisine ait duyguları, düşünceleri, ihtiyaçları ve beklentileri var. Yakınlık, bu iki alanın birbirine karışması anlamına gelmemelidir. Aksine, sağlıklı bir yakınlığın kurulabilmesi için önce iki ayrı kişinin varlığını kabul edebilmek gerekir.
Bazen ilişkilerde “ben” ve “sen” arasındaki ayrım fark etmeden bulanıklaşabilir. Kendi ihtiyacımızı karşımızdakinin karşılaması gereken bir şey gibi görebilir, onun duygularından kendimizi sorumlu hissedebilir ya da farklı bir tercih yaptığında bunu kişisel algılayabiliriz. “Ben böyle hissediyorsam sen de böyle davranmalısın” düşüncesi bu bulanıklığın ortaya çıktığı yerlerden biridir. Oysa kendi duygumuzu ifade etmek ile karşımızdakini bu duygudan sorumlu tutmak aynı şey değildir. İlişkide elbette birbirimizin davranışlarından etkilenir, ihtiyaçlarımızı ve rahatsız olduğumuz noktaları paylaşırız. Buradaki önemli ayrım, kendi ihtiyacımızı ifade ederken karşımızdakinin de farklı ihtiyaçları olabileceğini görebilmek ve ikisine de ilişkide yer açabilmektir.
Her Duyguyu Birlikte Taşımak Zorunda Değiliz Yakın ilişkilerde karşımızdaki kişinin duyguları elbette bizi etkiler. Sevdiğimiz birinin üzülmesine kayıtsız kalamayız; onun ihtiyaçlarını önemser, zorlandığında yanında olmak isteriz. Birinin duygusuna eşlik etmek ile o duygunun sorumluluğunu üstlenmek arasında önemli bir fark vardır. Karşımızdaki insanın hayal kırıklığına uğramaması için sürekli kendi ihtiyaçlarımızdan vazgeçmeye başladığımızda, her anlaşmazlığı çözmek zorunda hissettiğimizde ya da onun rahatsız olabileceğini düşündüğümüz için kendimizi ifade etmekten kaçındığımızda ilişki içindeki sınırlar giderek belirsizleşebilir. Birini önemsemek, onun hiçbir zaman üzülmemesini sağlamak değildir. Benzer şekilde birinin bizi önemsemesi de bütün ihtiyaçlarımızı karşılayacağı anlamına gelmemelidir. İlişkilerde zaman zaman gözden kaçırdığımız noktalardan biri de şu olabilir; “Partnerimizin duygusuna yer açarken kendi alanımızda kalabilmektir.”
“Biz” Olurken “Ben” ve “Sen”e Ne Oluyor? Romantik ilişkilerin doğal olarak bir “biz” tarafı vardır. Ortak planlar, alışkanlıklar, anılar ve zamanla oluşan ortak bir yaşam dili… Sağlıklı bir “biz”, iki kişinin birbirinin içinde kaybolmasıyla değil, iki ayrı kişinin birbirine yaklaşabilmesiyle oluşur. Yakınlık her konuda aynı düşünmek, birbirimizin zihninden geçenleri söylemeden bilmek ve bütün ihtiyaçlarımızı karşılamak da değildir. Yakınlık bazen karşımızdakinin bizden farklı olduğunu gördüğümüzde bile ilişkide kalabilmektir çünkü ben ile sen arasındaki ayrım kaybolduğunda, karşımızdaki kişinin davranışları kolaylıkla kendi değerimizin göstergesine dönüşebilir. Onun sessizliğini sevgisinin azalması, farklı fikrini bizi anlamaması, kendi tercihlerini ise bizi önemsememesi olarak okuyabiliriz. Oysa karşımızdaki kişinin her davranışı bizimle ilgili olmayabilir.
Mesele Bayrağın Rengi Olmayabilir İlişki dinamiklerinin tamamını kırmızı ve yeşil bayraklardan oluşan bir kontrol listesi üzerinden değerlendirmek, ilişkinin bütününü görmemizi zorlaştırabilir çünkü ilişkiler yalnızca tek tek davranışlardan değil, bu davranışların zaman içinde nasıl tekrarlandığından ve iki kişi arasında nasıl bir örüntü oluşturduğundan da anlaşılır. Bu nedenle bir ilişkiye bakarken yalnızca “Bu davranış doğru mu, yanlış mı?” sorusuna değil; ilişkinin içinde kendimizi ne kadar güvende, değerli, anlaşılmış ve özgür hissettiğimize de bakmak önemlidir. Yalnızca kırmızı ve yeşil bayraklar üzerinden değerlendirmek yerine, kendimize şu soruları sorarak ilişkinin bütününe bakabiliriz: • Birbirimizin ihtiyaçlarını duyabiliyor muyuz? • Farklılıklarımıza ilişkide yer açabiliyor muyuz? • Kendi duygularımızın sorumluluğunu alabiliyor muyuz? • Karşımızdaki kişinin sınırlarını reddedilmek olarak mı görüyoruz, yoksa onun bizden ayrı bir birey olduğunu kabul edebiliyor muyuz? • İlişkinin içinde bir “biz” oluştururken iki ayrı insan olmaya devam edebiliyor muyuz?
İlişkileri anlamaya çalışırken her davranışa bir renk vermek yerine, renklerin birbirine nasıl karıştığına bakmaya ihtiyacımız olabilir çünkü sınır, iki insanın arasına çekilen bir duvar değildir. Sınır; senin “sen”, benim “ben” kalabildiğim ve birbirimizi kendimize dönüştürmeden bir “biz” kurabildiğimiz yerdir.

