İnsan, hayatı yaşamaktan çok ona yetişmeye çalışıyor artık. Sabah uyandığımızda yeni bir güne değil de bir yarışa başlarcasına koşturuyoruz. Gün ışığını fark edemeden hızlıca giyinip işe, okula yetişmeye çalışıyoruz. Zamana karşı bir yarış halindeyiz adeta. Kazananın zaman olacağını ne zaman fark edeceğiz?
Bir yarışı kaybetmemenin ilk koşulu yarışmamaktır. Modern dünyada insanlar daima bir telaş halinde. Kimi zaman başkalarıyla, kimi zaman kendileriyle ve her daim zamanla yarışıyorlar. Zihnen günün doğduğunu bile fark edemiyorlar. İçtikleri suyun serinliğini anlamadan hızlıca bitiriyorlar bir bardak suyu. Kahvenin o acı ve keskin tadını almak için değil, yarışta daha hızlı koşabilmek için içiyorlar. Gece olup ay doğduğunda ay ışığını görmüyor, kendilerini telefonların mavi ışığına teslim ediyorlar. Gecenin sessizliğindeki sesi duyan kaç kişi var acaba?
Telaş içindeki modern dünyada hiçbir şey yapmamak bir sanattır. Sabah uyandığınızda etrafın gün ışığıyla dolduğunu görecek kadar yavaşlamalıyız bazen. Bir parça çikolatanın damakta yaydığı tadı alacak kadar, hafifçe esen rüzgârın tene çarpışını hissedecek kadar yavaşlamalı insan.
Çiçek büyütmek bu sanatın öğreticisidir bence. Her gün sabırla aynı saatte çiçeği sulamak, kuruyan yapraklarını temizlemek, onu güneş ışığını alabileceği bir yere konumlandırmak ve her geçen gün biraz daha büyüyüşünü seyretmek… Yavaşlamanın bize bahşettiği tatlı bir andır.
O kadar hızlandı ki insan; ailecek yenen, yavaş tempolu yemeklerin yerini hızlı, kolay ve zamandan tasarruf ettiren yiyecekler aldı. Hâlbuki bir arada yenen yemekler sadece mideyi değil, duyguları da doyurur. Aynı anda yankılanan çatal kaşık sesleri, gün sonu konuşmaları; kalbi ve aile hissini de doyurur.
Her şey hızlanırken insanın sabrı kısaldı. Kime sorsam filmleri, dizileri hatta videoları dahi hızlandırılmış izlediğini söylüyor. Ellerinde olsa tiyatroları dahi hızlandıracaklar. Hâlbuki filmlerde ve dizilerde duyguların yüze yansıyışını seyretmek de mühimdir. Film sadece konudan ibaret değildir. Bazen bir bakışın birkaç saniye sürmesine, bir sessizliğin uzamasına izin vermek gerekir. Çünkü bazı duygular hızlandırıldığında anlaşılmaz; onları hissedebilmek için o anın içinde biraz kalmak gerekir.
Çoğu zaman dinlenirken bile dinlenmiyoruz. Otururken telefonla ilgilenmek, yürürken kulaklık takmak, yemek yerken bir şeyler izlemek gibi… Zihnimiz her daim dolu ve meşgul. Boşluk olmasından korkuyoruz.
Hâlbuki zihnimizdeki biraz boşluk, daha rahat hareket etmemizi sağlar. Zihnimizi bir oda olarak düşünelim. Odaya eşyalar doldurursak hareket edecek yer kalmaz. Dolu bir oda aynı zamanda karışıktır. Odayı toparlamak için biraz boşluk gerekir.
Modern dünyanın bizden beklentisi her daim üretken ve hareket içinde olmamızdır. Bu yoğun baskı sonucu dinlenmek istediğimiz zamanlarda suçluluk duygusu tüm bedenimizi kaplıyor. Durmanın yasak olduğu bir çağdayız adeta. Her daim üretmek zorunda olmadığımızı hatırlamak gerekiyor.
İnsanoğlu makine değildir. Makineleşmiş bu çağda insan, insandır. Öylesine dolu ki zihnimiz ve zamanımız… Sessizliğe tahammülümüz yok. Ev sessizleştiği vakit arkada fonda bir ses ihtiyacı duyuyoruz. Hâlbuki tüm sesleri açtığımızda zihnimizin sesini kısıyoruz.
Belki de zihnimizin bize söyleyecekleri vardır. Biraz durup dinlemeye ne dersiniz?
